EN

Türkiye-Mısır Çalıştayı Kahire’de Düzenlendi


Türkiye-Mısır:Demokratikleşme ve Kalkınma Tecrübeleri ve İlişkileri Çalıştayı, Koordinatörlüğümüzün destekleriyle 12 Haziran Çarşamba günü Kahire’deki Al-Ahram Center’da düzenlendi. Stratejik Düşünce Enstitüsü, Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi işbirliğiyle gerçekleştirilen toplantıda, iki ülke ilişkileri ve bölgedeki son gelişmeler masaya yatırıldı.

Devamını Göster »
Açılış oturumu ile beraber dört oturumda gerçekleştirilen ve gün boyu süren çalıştayda diplomatik, ekonomik ve kültürel yönlerden Türkiye ve Mısır arasındaki ikili ilişkiler, demokratikleşme sürecinde edinilen tecrübeler, sivil-asker ilişkileri, ekonomik kalkınma ile bölgesel ve küresel güçlerin etkisi bağlamında Arap Uyanışı’nın bu iki ülke üzerindeki etkisi tartışıldı. Oturumların sonunda çalıştaya dinleyici olarak gelen Mısırlı katılımcılar ile Kahire’de yaşayan Türk katılımcılar soru ve tenkitleriyle katkıda bulundular.

Çalıştaya farklı alanlardan 17 Türk ve Mısırlı konuşmacı katıldı. Başkanlığını Al-Ahram Demokrasi Dergisi editörü Dr. Beshir Abdelfattah ve Stratejik Düşünce Enstitüsü Koordinatörü Prof. Dr. Yasin Aktay’ın gerçekleştirdiği çalıştayda T.C. Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı, Dr. Hany Khallaf, Prof. Dr. Mustafa Acar, Dr. Abdel Khalek Farouk, Prof. Dr. Assad Alnidani, Prof. Dr. Yılmaz Çolak, Prof. Dr. Altan Çetin, Doç. Dr. Ahmet Uysal, Dr. Ahmed Samy, Dr. Adel Soliman, Dr. Amr Al Shobkey, Zeki Ekinci, Dr, Muhammed El Said Idress, Prof. Dr. Gamal Abdel Gawad ve İsmail Numan Telci birer sunum yaptılar.

AÇILIŞ OTURUMU

Al-Ahram Demokrasi Dergisi Editörü Dr. Beshir Abdelfattah: Türkiye yıllar önce demokratikleşmenin ilk adımını atmıştır ve şu anda demokratik bir rejime sahip durumdadır. Bu açıdan bakıldığında demokratikleşmeyle ilgili ciddi bir tecrübeye sahipler. Ancak demokratikleşmenin daha da derinleşmesi için çaba hala daha devam etmektedir. Öte yandan Mısır henüz tamamlanmamış bir devrim ve tamamlanmamış bir demokratikleşme sürecinde bulunuyor. Devrimin ve demokratikleşmenin ilk aşaması olarak Mübarek rejimi devrildi ve ilk meclis ve başkanlık seçimleri gerçekleşti. Ancak henüz daha siyasi olarak tamamlanmamış pek çok husus bulunmakta. Bu süreç içerisinde iki ülke de birbirlerinin tecrübelerinden faydalanabilecektir.

Bu çerçevede çalıştayımızda çok önemli sorulara cevaplar arayacağız. Değişen Orta Doğu düzeninde Mısır ve Türkiye’nin rolleri neler olacak? Bu iki ülkenin ikili ilişkileri nasıl şekillenecek? Ciddi bir ekonomik kalkınma gerçekleştiren Türkiye’nin bu kalkınması Mısır’da da tekrarlanabilecek mi? Türkiye sivil-asker ilişkilerinde önemli adımlar atmışken bu konu Mısır’da nasıl düzenlenecek? İslami hareket ile siyaset arasındaki ilişkinin önümüzdeki dönemdeki etkinliği nasıl olacak? Arap Baharı sonrası bölgedeki demokratikleşmenin geleceği nasıl olacak? İşte bu sorular çerçevesinde çok verimli bir çalıştay gerçekleştireceğimize inanıyorum.

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay: Dr. Abdelfattah’ın konuşmasında vurguladığı nokta önemlidir, Mısır’da devrim ve demokratikleşmenin tamamlanmamış olduğu doğrudur. Ancak henüz tamamlanmadığı gibi hiçbir zaman da tamamlanmayacaktır. Zira Avrupa’da ve hatta ABD’de dahi demokratikleşme ve siyasal gelişme tamamlanmamıştır ve devam etmektedir. Şu anda dünyada ideal diyebileceğimiz, eksikleri olmayan bir demokratik sistem yoktur. Dolayısıyla nasıl ki ileri demokrasilerde dahi demokratikleşme süreçleri devam ediyorsa Türkiye’de ve devrimi yeni yaşamış olan Mısır’da da demokratikleşme devam edecektir.

Bazı sosyologlar toplumu tek-tipçi bir bakışla değerlendirmektedirler. Halbuki toplumlar çeşitlilikler barındırır. Demokrasi hiçbir şekilde ihtilaf olmaması anlamına gelmez. Tam tersine demokrasilerde de çok sayıda ihtilaf olur ancak demokratik sistem bunların doğru şekilde yönetilmesini gerektirir. Türkiye’de de Mısır’da da toplumda ciddi çeşitlilikler mevcuttur. Böyle durumlarda devletin bu çeşitlilikler içerisinde tarafsız olması gerekir. İyi bir demokratik sistem bu çeşitlikler arasında tarafsız olarak ortaya çıkan, ihtilafları başarılı bir şekilde yönetebilen bir sistemdir. Bunu sağlamak için gelişim de devam edecek bir süreçtir.

Son günlerde Türkiye’de meydana gelen olaylardan sonra özellikle Batı medyası olanları “Türk Baharı” olarak adlandırmaya çalıştı. Bir kere Türkiye’de gerçekleşen olaylar Tunus’ta, Mısır’da, Suriye’de gerçekleşen olaylardan farklıdır, bu yüzden de Arap devrimleri gibi değildir. Esasında “Türk Baharı” 2002 yılında AK Parti’nin seçimi kazanması ile beraber gerçekleşti. Bu seçimden sonra Türkiye’de hızlı bir şekilde demokratikleşme başladı. Türkiye’de 1950’lerden itibaren seçimler olsa da derin devletin kuvvetinden dolayı daimi olarak ideolojik bir yönetim hâkim idi ve azınlık çoğunluğu yönetiyordu. Türkiye’deki bu düzen 2002’den sonra değişmeye başladı. Tabii, nasıl ki Mısır’daki devrim hala daha devam ediyorsa Türk Baharı da henüz bitmiş değildir ve bitmeyecektir. İnşallah önümüzdeki süreçte Türkiye’deki bu değişim-dönüşüm devam edecektir.

Bu şekilde baktığımızda değişen ve dönüşen iki ülke üzerine konuştuğumuzu söyleyebiliriz. Hem Türkiye hem de Mısır siyaseti ciddi bir dönüşüm içerisinde. İki ülkenin de hem bu dönüşüm süreçleri öncesinde hem de yakın geçmişte önemli tecrübeleri oldu. Özellikle Türkiye 2002 sonrasında demokratikleşme konusunda önemli tecrübeler elde etti. Tabii burada belirtmek gerekir ki Türkiye’nin Arap dünyası için doğrudan bir model olacağını söylemiyoruz. Ancak tıpkı Türk toplumunun Arap toplumlarının tecrübelerinden faydalanacağı noktalar olduğu gibi Arap dünyasının da Türk tecrübesinden faydalanacağı hususlar mevcuttur. İşte bu çalıştay gibi faaliyetler Orta Doğu toplumlarının tecrübelerini paylaşmaları ve değişim süreçlerini daha ileriye taşımaları için önemli fırsatlar sunmaktadır.

T.C. Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı: Bu toplantıda kimse birbirine ders vermek amacıyla bulunmuyor. Zira Mısır’ın da Türkiye’nin de kendi önemli tecrübeleri var. Burada amaç tecrübelerin paylaşımıdır. İki ülke arasındaki ilişkilere baktığımızda bu tecrübe paylaşımının çok önemli ve mümkün olduğunu da görebiliriz. İki ülke arasında sınır çatışması yok, tarihsel düşmanlık yok. Tarihe baktığımızda iki ülke arasında problemlerin az olduğu bir geçmiş görüyoruz. Ayrıca iki toplumun da çok ciddi bir tarihsel mirası var. Bu dönemde yapılması gereken şey bu miraslardan faydalanarak ortak hareket etmektir. Türkiye ve Mısır, medeniyetlerin savaşı tezine karşılık medeniyetlerin birleşmesi/kucaklaşmasını temsil eder. Eğer bu coğrafyada farklı inanışları, farklı görüşleri daha da ayrıştırmak yerine bir arada tutabilecek iki güç varsa bunlar da Türkiye ve Mısır’dır. Zira bu iki ülke de hoşgörüyü ve ılımlılığı temsil etmektedir.

Mısır son derece önemli bir değişim yaşadı ve buradan geriye dönüş mümkün olamaz. Mısır toplumu yeni bir toplumsal sözleşmeye imza attı ve atmaya da devam ediyor. Umutsuzluk ve başarısızlık yerine Mısırlıların kalplerinde umudun yeşermesi gerekir. Başarılı devrimler insanlara umut verici bir gelecek sunar. Türkiye’de olanlar da bazı farklılıklar bulundurmakla beraber çok da değişik değildir. Demokrasi doğumdan gelmez; tecrübeyle, öğrenme yoluyla tesis edilir. Her ülke de sabırla bu süreci gerçekleştirebilir. Mısır toplumu da bunu başararak iyi bir demokratik sistem kurabilecek potansiyele sahiptir. Bu bağlamda biz de Türkiye olarak eski Mısır ile yeni Mısır arasında ayrım yapmıyoruz, bizim için önemli olan Mısır halkı ve milletidir. Türkiye’de ise demokrasinin bina edilmesi süreci çoktan gerçekleşmiştir, şu anda istikmali süreci devam etmektedir.

Benim düşünceme göre doğal kaynaklar, petrol veya madenler değil coğrafi konumu bir ülkenin kapasitesini belirlemede son derece önemlidir. Türkiye ve Mısır Akdeniz’de çok önemli birer coğrafi konuma sahiptir. Biri kuzeyde biri de güneyde Doğu Akdeniz’de kritik noktalardadır. Bu potansiyelden faydalanarak iki ülkenin de gelecek süreçlerde önemli işler yapacağına inanıyorum.

BİRİNCİ OTURUM: TÜRK-MISIR İLİŞKİLERİ: BİR ORTAKLIK PERSPEKTİFİ
SİYASİ VE DİPLOMATİK İLİŞKİLER

Dr. Hany Khallaf:
Mısır ve Türkiye’nin dış politikalarının oluşmasında önemli rolü olan bazı ortak/benzer özellikleri vardır. Bu benzerlikler sağlam ikili ilişkilerin tesisi için de önemli bir potansiyel oluşturmaktadır.
Öncelikle iki ülkenin de coğrafi konumu onların dış siyasetlerinin belirlenmesinde çok önemli bir role sahiptir. Mısır’da Nil ve Türkiye’de Fırat ve Dicle dolayısıyla ciddi su meseleleri yaşanmıştır. Mısır’da Süveyş kanalı ve Türkiye’de Boğaz sebebiyle de iki ülke coğrafi olarak çok önemli bir konuma sahip olmuştur. Mısır’ın İsrail ile olan yakın coğrafi konumu ve ilişkileri ve Türkiye’nin Avrupa ve Rusya’yla yakın olmasına benzetilebilir ve bu yüzden coğrafi konumları iki ülkenin de stratejik yapılanmasında rol oynamıştır. Tarihsel olarak hem Türkiye’de hem de Mısır’da ordu ve güvenlik güçlerinin imtiyazlı konumu söz konusu olmuştur. Bu yüzden ordu uzun süre dış politikanın da belirlenmesinde önemli aktörlerden olmuştur.

Bunların yanı sıra iki ülke de diğer ülkelere karşı İslam’ın imajını yansıtma yönünde son derece önemli bir rol ve göreve sahiptir. Hem Mısır’da hem de Türkiye’de bürokratik yapı genel olarak laik bir eğilime sahip olmuştur. Aynı şekilde sivil toplum örgütlerinin çoğunluğu da hem Mısır’da hem de Türkiye’de laik eğilimli örgütlerdir. Ancak toplumsal düzeyde dindar kesimler de oldukça yoğunlukludur.

Bu benzerlikler olsa da iki ülkenin dış politikasını belirleyen önemli bir farklılık Türkiye’nin Mısır’ın aksine bir NATO üyesi olmasıdır. Bunun sonucu olarak da Türkiye askeri-stratejik ilişkiler konusunda Batı ile daha kuvvetli ilişkilere sahiptir.

Bu noktalar ve iki ülkenin gelişme potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda söylenebilir ki önümüzdeki süreçte iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin daha da gelişmesi muhtemel gözükmektedir.

İsmail Numan Telci: Türkiye-Mısır arasındaki ilişkiler tarihsel süreçte çok yakın bir düzeyde olmamıştır. Nâsır döneminde dönemin küresel siyasetinin de etkisiyle sınırlı bir ilişki kurulmuştur. Enver Sedat döneminde ilişkiler bir nebze gelişse de iki ülkenin çok yakınlaştığı söylenemez. İlişkilerin çok sağlıklı olmamasının arkasında sebeplerden başında Türkiye’deki Kemalist siyaset ve Batı’ya yönelik dış politika sonucu Orta Doğu’nun göz ardı edilmesi gelmektedir.

Mübarek döneminde iki ülke arası ilişkiler hem Nâsır hem de Sedat dönemlerine göre daha iyi olmuştur. Bu süreçte Mübarek Türkiye-Suriye arasındaki su sorunu sırasında aracı rolü üstlenmiştir. Ancak ikili ilişkilerdeki asıl iyileşme Ak Parti döneminde oldu. Bu dönemde Orta Doğu’ya yönelik değişen siyaset anlayışı sonucunda Mısır’ın önemi arttı. İki ülke arasında 1985-2005 arasında yalnızca 11 başbakan/devlet başkanı düzeyinde ziyaret yapılmıştı. Bölgenin böyle iki önemli ülkesi arasında bu rakam oldukça düşük bir rakamdır. 2003-2009 arasında ise Türkiye’den Mısır’a çeşitli düzeylerde 65 ziyaret yapılmıştır. Mursi’nin seçiminden sonra ziyaretler çok daha arttı. Başbakan/devlet başkanı düzeyinde 2 yılda 4 görüşme oldu, dışişleri bakanlığı düzeyinde ise 20’den fazla ziyaret gerçekleşti.

Türkiye Mısır’da devrimi ilk destekleyen ülkelerden biriydi. Türkiye’nin devrim sonrası Mısır’la yakınlaşmasının beş sebebi vardır: 1) Orta Doğu Ak Parti dönemi dış politikasında çok daha önemli bir konuma yükseldi. 2) Türkiye Mısır’ı bölgedeki en önemli müttefiki olarak gördü. 3) İki ülke de bölgesel liderlikte önemli bir rol oynadı. 4) İki ülke de politik düzeyde farklı görüşlerin (İslamcı, seküler, liberal) olduğu bir siyasi yapıya sahiptir. 5) Kültürel yakınlık önemli bir rol oynadı.

Süreç içerisinde iki ülkenin de daha fazla yakınlaşmasını bekliyorum, bu hem Ankara’nın hem de Kahire’nin istediği ve yararına olacak bir durumdur. Bu yakınlaşmanın iki ülkenin iç siyasetine de faydası olacaktır. Ekonomik ortaklık iki ülkede de ekonomik gelişmeye kapı aralayabilir. İki ülkenin dış politikadaki hususlara yaklaşımlarında da çok ciddi benzerlikler var, bu durum ortak hareket etme yolunu açabilir. Ancak bu ortaklığın sürekliliği olmayabilir. Eğer iki ülkede de şu anda hükümette olan hareketler ileride değişirse ilişkilerin tekrar bozulması mümkün olabilir.

EKONOMİK VE FİNANSAL İLİŞKİLER

Prof. Dr. Mustafa Acar:
Türkiye son dönemde radikal bir dönüşüm yaşıyor. Bu değişimi yönlendiren ciddi iç ve dış faktörler mevcut. Küreselleşme, Soğuk Savaş sonrası döneme girilmesi, telekomünikasyon konusunda gelişmeler yaşanması, dünyada güç dengesinin değişmesi temel dış faktörleri teşkil ediyor. Bu dönüşümü etkileyen temel iç faktörler olarak da Özal döneminde yapılan dışa açılmacı, serbest ticaretçi ve piyasacı reformların son dönemde yeni bir burjuva oluşması, orta sınıfın büyümesi, akademik çalışmaların artması ile demokrasi ve çoğulculuk ile ciddi bir bağ olarak değerlendirilebilir. Bunların sonucunda Türkiye ciddi bir ilerleme kaydetti. Bu dönüşümün en ciddi şekilde görüldüğü alanlardan biri de ekonomi oldu. GSMH konusunda ciddi gelişme kaydedildi. Ben uzun vadede Mısır’ın da Türkiye gibi bir gelişme kaydedebileceğine inanıyorum. Mısır şu anda Afrika’daki en büyük beşinci ihracatçı, ithalatta ise ikinci sırada bulunuyor. En önemlisi Mısır’ın büyüyebileceği ciddi bir alan mevcut.

Genel olarak Afrika’nın Türkiye ihracatındaki oranı %8,8, ithalatındaki oranı ise %2 oranındadır. Türkiye’nin Afrika’daki en büyük ekonomik ortağı ise Mısır’dır. Bu durum ikili ilişkiler açısından olumlu bir husus olmakla beraber, Türkiye’nin toplam ticaret oranına baktığımızda Mısır’la olan ticaretin teşkil ettiği oran oldukça düşüktür. Bu vaziyet bugün düşük bir oran mevcut olsa da ticari ilişkilerin gelecekte ciddi bir gelişme potansiyeli olduğunu göstermektedir. Türkiye ile Mısır arasında bir serbest ticaret anlaşması mevcuttur. Bu anlaşma ekonomik ilişkilerin gelişmesi için bir imkândır.

İki ülkenin de gelecek planları ve potansiyelleri göz önünde bulundurulduğunda söyleyebilirim ki Türkiye ile Mısır arasındaki ekonomik ilişkilerin artması iki ülke için de büyük imkânlar doğuracaktır, bu yüzden de ekonomik ilişkiler ciddi oranda artmalıdır. Bu artış yalnızca ticari ilişkiler ile sınırlı kalmamalıdır. Akademik, turistik, kültürel düzeylerde ilişkiler ile STK’lar arasında ilişkilerin gelişmesi genel ekonomik ilişkilerin gelişmesini de sağlayacaktır. Eğer bunlar doğrultusunda ekonomik ortaklık kuvvetlenirse iki ülke de ciddi oranda faydalanacaktır.

Dr. Abdel Khalek Farouk:
Devrim sonrası iki rejim arasındaki ideolojik ve stratejik ortaklık sonucunda ekonomik ilişkiler de daha da gelişmeye başladı. Yine de bu ilişkilerin uzun vadede ideolojik veya entelektüel farklılıklardan dolayı olumsuz etkilenmesi mümkün olabilir. Özellikle uzun vadede ekonomik ortaklığın çok sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum.

Öncesinde de ekonomik gelişmeler olsa da özellikle son 10 senelik süreç içerisinde Türkiye’de ciddi ekonomik gelişme kaydedildi. GSMH ciddi oranda arttı, kişi başına düşen milli gelirde de artış oldu. Ancak Türkiye’nin tüm ekonomik başarılarına rağmen en ciddi problem ithalat-ihracat dengesinde ortaya çıkmaktadır. Türkiye hala daha ihraç ettiğinden çok daha fazla ithal ürün almaktadır. Bu da Türkiye ekonomisinin göründüğü kadar kuvvetli olmadığına işaret eder. Bunun yanı sıra Türkiye’nin bugün en büyük ekonomik sıkıntılarının başında gelir dağılımı gelmektedir. Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir artsa da yüksek bir gelir eşitsizliği mevcuttur. Bu da toplumda huzursuzluk yaratmaktadır. Ben Türkiye’de son günlerde gerçekleşen olayların dış güçlerin etkisiyle gerçekleşmekte olduğuna inanmıyorum, bilakis içeriden kaynaklanmaktadır. Bunun en temel sebebi de gelir dağılımındaki yüksek eşitsizlik oranlarıdır.

Mısır ekonomisi de önümüzdeki sürece dair çok ciddi bir potansiyele sahiptir. Son 40 yıl içerisinde yolsuzluklardan dolayı ekonomide çok ciddi sıkıntılar yaşanmış olsa da bunlar geride bırakılabilir, önümüzdeki sürece daha pozitif bakılabilir. Ancak tekrar ikili ilişkilere gelecek olursak hem Türkiye’nin hem de Mısır’ın ithalat-ihracat dengesindeki olumsuz durumlarından dolayı iki ülke arasındaki ekonomik ortaklık hususunda o kadar da çok büyük imkânlar yoktur.

KÜLTÜREL VE AKADEMİK İLİŞKİLER

Dr. Ahmed Samy:
Akademik ve kültürel ilişkiler hem siyasi hem de iktisadi etkileri de olan ilişkilerdir. Bu sebeple iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesi hususunda kültürel etkileşimin olması ve akademik ortaklıklar kurulması son derece önemlidir.
Modern dönemde iki ülke arasındaki kültürel ilişkiler Mehmed Akif ile başlamaktadır. Türk toplumunun en önemli şairlerinden olan Mehmed Akif hayatının son dönemini Kahire’de geçirmiştir. Mısır’da Türkçe eğitimi vermek gibi önemli kültürel faaliyetler de yürütmüş ve bu alanda önemli köprüler kurmuştur.

2009’da Mısır Kültür Merkezi’nin Türkiye’de kurulması ve sonrasında da Yunus Emre Enstitüsü’nün Mısır’da açılması kültürel ilişkiler açısından oldukça önemlidir. Bu merkezlerde hem dil öğretimi hem de farklı kültürel faaliyetler gerçekleştirilmektedir. Bunun yanı sıra akademisyenler son yıllarda iki ülke arasında yolculuklar yapmaya başladı, ayrıca karşılıklı olarak yüksek lisans ve doktora yapan öğrenciler arttı.

En önemli kültürel ilişkilerden biri de tercüme hareketleridir. 60’lı yıllara kadar Arapça’dan Türkçe’ye tercüme faaliyetleri genelde dini çalışmalar üzerineydi ve ferdi çabalardı. 60’lardan sonra dini kitaplar başta olmak üzere farklı alanlarda da (siyaset, düşünce, el-Benna kitapları, Kutub kitapları) önemli tercümeler oldu. Son 10 yıllık dönemde tercüme çalışmaları çok daha artmış durumdadır. Henüz tercüme çalışmaları istenen düzeyde değil ancak gelişmekte olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.

Türkiye’de Arapça üzerine böyle faaliyetler olduğu gibi Mısır’da Türkçe üzerine de faaliyetler artmaktadır. Son yıllarda Türkçe’deki birçok edebi eseri farklı dillere çevirme projesi başladı, bu çerçevede Arapça’ya tercümeler de yapılmaktadır. Bunun yanı sıra Mısır’da 13 tane Türk Dili bölümü vardır. Geçtiğimiz dönemlerde bu bölümlere talep çok az idi. Ancak son yıllarda talep de arttı. Bu bölümlerde sadece Türkçe dili öğretilmiyor, aynı zamanda Osmanlıca ve Türk edebiyatı ve kültürü de öğretiliyor.

Siyasi ilişkilerin gelişmesi kültürel ilişkilerin gelişmesiyle beraber ilerliyor. Gelecek dönemde kültürel gelişmelerin çok daha fazla gelişmesini bekliyorum. Umuyorum ki iki dil arasındaki tercüme faaliyetleri de artarak devam eder.

İKİNCİ OTURUM: TÜRKİYE VE MISIR’DA DEMOKRATİKLEŞME TECRÜBELERİ
SİVİL-ASKER İLİŞKİLERİ

Prof. Dr. Yılmaz Çolak:
Asker modern Türkiye’de önemli bir rol oynamıştır. 1908’den itibaren hep ön plana çıktı ve cumhuriyeti de kuran kadro oldu. 1950-60 arasında Demokrat Parti askerin rolünü ve gücünü azaltmak istedi. Ancak asker buna reaksiyon gösterdi ve darbe gerçekleştirdi. Bu süreç içerisinde askerin etkinliği NATO üyeliği ile birlikte daha da yükselmişti. 1961 ve 82 anayasaları süreçlerinde askere önemli roller verilmiş ve imtiyazlar sağlanmıştır.

Ak Parti 2002’de iktidara geldikten sonra tedrici olarak ordunun siyaset sahnesindeki rolünü ve etkisini azaltmak için yasal ve siyasal düzenlemeler yaptı. Bunu sağlayan/destekleyen iki faktör vardı: Bu faktörlerden ilki AB müzakere sürecinde sivil-asker ilişkileri arasında düzenlemelerin gerektirilmesiydi. AB müzakere süreci ve uyum paketleri doğrultusunda bazı düzenlemelere zemin hazırlanmış oldu. İkinci faktör ise Ak Parti’nin sandıktan elde ettiği güç idi. Ak Parti hükümeti bu güç ve kapasiteyi askeri yapılanmayı yıkmak için kullandı ve meşruiyetini sandıktan alarak düzenlemeler gerçekleştirdi. Yani hem dış şartlar düzenlemelere imkân verdi hem de içeride bunun için çaba gösterildi.

Ak Parti iktidara geldikten sonra, ordu ilk aşamadan itibaren Ak Parti’yi meşru bir hükümet olarak kabul edemedi. Bir anlamda ordu ile Ak Parti arasında daimi bir çekişme yaşandı. Bu çerçevede 2002’den itibaren sivil-asker ilişkileri dört süreçte ele alınabilir. İlk dönem reformlar dönemi idi, özellikle AB üyeliği için uyum paketlerinin geçirilmesi ve sivil-asker ilişkileri konusunda reformlar yapıldı (örneğin MGK daha tavsiye verici bir kurum haline getirildi). İkinci dönem, 2005-2007 arasında bir anlamda Ak Parti’nin geri çekilme süreci oldu. Bu süreç 27 Nisan e-muhtırası ile sona erdi. Üçüncü dönem e-muhtıranın hemen ardından hükümetin dik durması ve askere karşı koyması ile başladı. Bu da Işık Koşaner’in istifasına kadar sürdü. Bu dönemde sivil yönetim asker ile olan ilişkisinde avantajlı duruma geçmeye başladı. Son aşamada da Necdet Özel’in gelmesi sonrasında asker siyasi düzeyde aslında olması gereken düzeye geldi ve bir anlamda normalleşme oldu.

General Dr. Adel Soliman: Sivil-asker ilişkileri konusunda Mısır ve Türkiye arasında çok fazla benzerlik kurmak mümkün değildir. Mısır’da Nâsır döneminden itibaren ordu Türkiye’nin aksine doğrudan siyasete karışma amacında olmamıştır ancak yine de ordunun etkisi olduğu da bir gerçektir. Türkiye’de askere rol veren anayasal ve yasal düzenlemeler var olsa da Mısır’da böyle düzenlemeler olmadığı için iki ülkenin tecrübeleri farklıdır.

Mısır’da 1967’deki mağlubiyetten sonra ordunun siyaset içerisindeki rolü azaltılmaya başlandı. Sonrasında ordu daha profesyonel ve modern doğrultuda reforme edildi. Özellikle 73’ten sonra bu yönde dönüşüm oldu. Askeri liderler siyasi mevzulara karıştıkça görevlerinden alınmaya başlandı. Asker kendi görevi olan hususlara odaklandı. Sedat’ın gelişiyle başlayan barış sürecinde kararlar temelde Sedat tarafından bireysel olarak verildi. Güvenlik güçlerinin yalnızca fikirleri soruldu ancak kararlara müdahaleleri olmadı.

Mübarek döneminin sonucunda birçok ordu görevlisi bürokraside önemli roller aldılar, hatta tamamen kendileriyle alakası olmayan hususlar dahi olsa görevler üstlendiler. Devrim sonrası askeri yönetim de mecburiyet sonucu kurulmuş idi. Bu istisnai bir süreçti, ülkedeki karışıklık halinde askeri yönetim düzeni tesis ederek seçimlere kadar ülkeyi idare etti. Şu anda yeni anayasa ile beraber kurulan savunma konseylerinde ordu mensuplarının sayısı epey az durumdadır. Ayrıca bu konseylere devlet başkanı başkanlık yapmaktadır.

Dr. Amr Al Shobkey:
Modern Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kuruldu ve bu tarihten itibaren Türkiye’de kökten değişiklikler olmadı, daha çok ıslahatlar yoluyla dönüşüm oldu. İlk çok partili seçimlerin yapıldığı 1946’dan itibaren de demokratik süreçler işlemeye başlamıştır. Bu yönden Türkiye’de önemli bir sandık tecrübesi vardır. Türkiye’de demokrasinin gelişmesinde Adnan Menderes ve Turgut Özal tecrübelerinin önemli bir rolü vardır.

Türkiye’de siyaset kuvvetli şekilde Batı’dan alınmış laik değerler çerçevesinde işlemektedir. Türkiye incelenirken bu özelliğin üzerinde durmak gerekir. Siyasetin bu yapısı ve toplum üzerindeki etkisi İslami hareketin gelişimini de belirlemiştir. Necmeddin Erbakan tecrübesi Mısır’a biraz daha yakın bir tecrübe idi ancak hükümette ancak iki sene kalabildi. Dolayısıyla bu tecrübeden alınabilecek noktalar olsa da kısa bir tecrübe olduğunu unutmamak gerekir.

Ak Parti tecrübesi kendisini İslamcı değil muhafazakâr bir parti olarak tanıtarak hem İslamî kesimlerin desteğini aldı hem de liberallerin desteğini sağladı. Erdoğan tecrübesi uzun yıllardır başarılı olması, sivil ve demokratik bir yönetim kurabilmesi yönünden önemlidir. Ayrıca Türk toplumundaki sadece dindarları değil farklı kesimleri de kapsaması yönünden de üzerinde durulması ve analiz edilmesi gereken bir tecrübedir. Ancak Mısır için Türkiye’deki demokratikleşme macerasından dersler çıkarırken, Türkiye tecrübesi yalnızca Ak Parti tecrübesine indirgenemez. Mısır, bunun aksine 50’lerden itibaren gelişen ve Erbakan dönemiyle beraber okunması gereken daha uzun bir süreçten faydalanabilir.

TÜRKİYE VE MISIR’DA EKONOMİK KALKINMA

Prof. Dr. Assad Alnidani:
Siyasal süreçleri okurken merkeziyetçi ve adem-i merkeziyetçi yaklaşımları göz önünde bulundurmak gerekir. Bu çerçevede hükümetin ve devletin farklı alanlardaki etkinliğinin ne olacağı çok önemli bir husustur. Türkiye’de hem merkeziyetçi hem de adem-i merkeziyetçi anlayışlar iyi uygulanıyor. Ancak bu ikisinin de avantajlı ve dezavantajlı yanları var.

Farklı tecrübelerden tabii ki bir şeyler öğrenilebilir. Ülkeler benzer süreçlerden geçmiş başka ülkelere bakarak kendi gelecekleriyle ilgili tahminlerde bulunabilir ve strateji belirleyebilirler. Ancak Türkiye ve Mısır örneklerinin tamamen karşılaştırılabilir olduklarını da düşünmüyorum. Her ne kadar aynı bölgeyi paylaşan iki Müslüman yoğunluklu ülke olsalar da sahip oldukları rejimler ve toplumsal yapıları dolayısıyla birbirlerinden farklıdırlar. Yine de çeşitli alanlarda faydalanmak mümkündür. Mesela Mısır için Türkiye’deki özel sektör tecrübelerinden aktarılabilecek hususlar mevcuttur.

Zeki Ekinci: Türkiye-Mısır arasındaki ticari ilişkiler son yıllarda ciddi oranlarda iyileşmektedir. Son yıllarda Türkiye’nin Mısır’daki yatırımları devamlı olarak arttı, özellikle de Ak Parti hükümetleri döneminde Türk işadamları Mısır piyasasında etkin olmuştur. Buna paralel olarak devrim sürecinde birçok yabancı yatırımcı Mısır’dan çekilirken Türk yatırımcılar Mısır’daki yatırımlarını arttırdı.

Devrim sonrasında iki ülke arasında olumlu sonuçları olan protokoller imzalandı. Bu protokoller sonrasında Türk işadamlarının Mısır’daki yatırımlarının ve ticari ilişkilerin daha da gelişeceğini söyleyebilirim. Ayrıca altyapı çalışmaları konusunda da ortaklıklar yapılmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Kahire ve Gize belediyeleri arasında tecrübe aktarımı konusunda protokoller imzalandı, bu yolla Mısır’ın altyapı düzenlenmesi konusunda Türkiye’den tecrübe aktarımı hedeflenmiştir.

Mısır’daki Türk yatırımcılarının çoğunluğu tekstil alanında çalışmaktadır. Ancak bunun haricinde gıda sektöründen sanayiye kadar daha pek çok alanda Türk yatırımları mevcuttur. Tabii ki Türk yatırımlarının Mısır’da artması Mısırlıların yardımıyla oldu. Türk işadamları Mısır’daki yatırımları sayesinde istihdam açmakta ve burada Mısırlılar çalışmaktadır. Bu çalışan Mısırlılar sayesinde Türk yatırımları daha da gelişmektedir. Yani Mısır’daki Türk yatırımcılar olarak bir anlamda Mısır’ı Mısırlılar yoluyla geliştirmekteyiz.

ÜÇÜNCÜ OTURUM: ARAP BAHARI, TÜRKİYE VE BÖLGESEL GÜÇLER
BÖLGESEL GÜÇLER VE ARAP BAHARI

Dr. Muhammed El Said Idress:
Türkiye ve Mısır, İran ve İsrail ile beraber Orta Doğu siyasetinin temel parçalarını oluşturmaktadır. Bunlardan Türkiye, Mısır ve İran bölge siyasetinde bir üçgeni temsil ediyor. Bu durum tarihte de böyle olmuştur. Araplar, Farisiler ve Türkler bölgenin tarihinde çok önemli rol oynamışlardır. Öte yandan İsrail bu bölgede hala Filistin toprakları üzerinde kurulmuş şaz olarak kalan bir yapıdır.

Suriye meselesi işte başta bu dört devlet olmak üzere tüm bölgenin geleceği açısından çok önemli bir konumdadır. Suriye’de özellikle Kusayr’daki mücadeleden sonra güç dengesinin Esed tarafına kayması söz konusu oldu. Kusayr İran-Suriye-Hizbullah arasında önemli bir silah transferi bölgesidir, bu yüzden de çok kritik bir yerdedir. İran henüz daha resmi olarak kuvvetlerini göndermemiş olmasına rağmen Hizbullah kuvvetleri şu anda Suriye topraklarında savaşmaktadır. Bu konuda ABD ve Rusya’nın tutumu da son derece önemlidir. İkinci Cenevre süreci ve burada bu iki ülkenin sahip olacağı tutum hem Suriye’nin hem de bölgenin geleceği için çok önemli olacaktır. Suriye’ye en sonunda ne olacağı ise büyük bir soru işareti. Suriye sürecin sonunda ya Afganistan gibi daimi çatışmanın olacağı bir yer olacak ya da Irak gibi karışık bir ülke olacak gibi görünüyor.

Hizbullah Kusayr’a oraya yakın olan Lübnan’lıları koruma gerekçesiyle girdi. Burada mezhep düşüncesinin büyük rolü var, bu esasında bölge için çok tehlikeli bir mevzu. Mezhep çatışmasının yükselmesi bölgede birçok şeyin değişmesi anlamına gelebilir. Önümüzdeki dönemde de çatışma alanının değişeceğini düşünüyorum. Arap-İsrail çatışması yerine yeni dönemde Arap-İran çatışması ortaya çıkabilir. Bu, bir anlamda Sünni-Şii çatışmasına dönüşebilir.

Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumu Lübnan’daki ve Gazze’deki saldırılardan sonra değişmeye başlamıştı, Mavi Marmara sonrasında da iyice değişti. Obama’nın İsrail gezisi sırasında gelen özür ise önemli değişiklikler olacağını gösteriyor. Netanyahu’nun telefonda Erdoğan’a özrü Türkiye-İsrail ilişkilerinin gelişeceğini işaret ediyor. ABD, yakın zamanda ilgisinin Uzak Doğu’ya dönecek olması sebebiyle Orta Doğu’da düzenin tesisini ve en önemli maslahatı olan İsrail’in güvencede olmasını istiyor. Bu yüzden de Türkiye-İsrail ilişkilerinin düzelmesi için uğraştılar.

Prof. Dr. Altan Çetin: Gerek İran, gerek Rusya ve gerekse de diğer bölgesel ve küresel güçler Arap Baharı sürecinden en avantajlı nasıl çıkabileceklerinin yollarını aramışlardır. Arap Baharı süresince gerçekleşen devrimler bölgesel güçlerin bölgedeki çıkarlarının peşinde oldukları bir süreç olarak ortaya çıktı.

İran’ın temel siyaseti Arap Baharı’nın gerçekleşmesiyle beraber kendisine gelebilecek zararlardan kaçınmak olmuştur. Bu çerçevede İran süreç içerisinde iki tutum benimsedi: Bunlardan ilkini savunanlar devrim hareketlerinin İslamcı bir arka plana sahip olduğunu belirterek, bu devrimlerin İran Devrimi’nin devamı olduğunu savundu. Diğer görüşü benimseyenler ise bu olayların ABD ve İran arasındaki meydan okumayı ve çekişmeyi temsil ettiğini savunmaktadır. Son devrim olaylarına baktığımızda da İran’ın tavrının ülkeden ülkeye değiştiğini görmekteyiz. Örneğin Mısır örneğinde devrimi desteklemelerine rağmen Suriye örneğinde devrimin karşısında durmaktadırlar. Tüm bunların yanı sıra İran kendi topraklarındaki çeşitli bölgelerde gerçekleşen isyan hareketlerine karşı da sert davranmıştır.

Rusya ise bölgede kendi maslahatlarını ciddi anlamda gözetmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Arap devrimleri boyunca Rusya için en kritik ülke Suriye olmuştur. Rusya bir anlamda Suriye’yi ise bölgede kendi çıkarlarını sağlayabilecek çok önemli bir aktör olarak görmektedir. Bu yüzden de Suriye’deki mevcut rejimi kaybetmek istemiyor ve muhaliflere karşı Esed rejimini desteklemeye devam ediyor. Genel anlamda bakıldığında Rusya da tıpkı İran gibi bölgedeki çıkarlarını gözetiyor. Bu olaylara insani bir çerçeveden bakmak yerine tamamen stratejik bir çerçeveden ele alıyor.

Prof. Dr. Gamal Abdel Gawad: Şu anda Orta Doğu bölgesi derin bir dönüşüm içerisindedir. Farklı zamanlarda farklı bölgelerde dönüşümler olmuştur (Doğu Avrupa ve Avrasya’da Sovyetler’in yıkılması sonrası dönüşümler gibi) ancak şu anda Orta Doğu’da gerçekleşen çok daha ciddi ve derin bir dönüşümdür. Farklı grupların sahip olduğu muhtelif ideolojik yaklaşımlar olmakla beraber dönüşüm ve gelişim devam edecek ve gerçekleşecektir. Farklı görüşleri temsil etmeleri ve farklı beklentileri olması açısından Suudi Arabistan, Türkiye ve İsrail bu dönüşümlerde önemli rol oynamaya çalışmaktadır.

Bu dönüşüm sadece Arap Baharı çerçevesinde meydana gelen devrimler üzerinden ele alınmamalıdır. Devrimlerin yanı sıra çatışma ve uzlaşma noktalarının olması da dönüşümün sebeplerinden biridir. Suriye’deki çatışma bunun en önemli ayaklarından biridir. Suriye bölgedeki önemli oyunculardan biri iken bugün üzerinde oyun oynanan/siyaset yapılan bir ülke konumuna geldi. Suriye’deki gelişmeler haricinde de Kürtlerin devletleşmeye gidişi, Irak’ın sonunun ne olacağının bilinmemesi gibi sebeplerle bölgedeki değişimlerin bir süre daha devam edeceğini düşünüyorum. Bu sürecin daha da uzun süreceğini de tahmin ediyorum. Şu anda böyle bir dönüşüm sürecinde olduğumuz için sonrasında gerçekleşebilecek her türlü duruma hazırlık yapmak gerekir.

Bölgedeki ülkelerin birçoğu vatandaşlık üzerinden bir kimlik oluşturma konusunda başarısız oldu. Irak, Lübnan, Bahreyn gibi ülkelerde bu yapılamadı, bunun yerine hala daha kimlikler mezhep üzerinden belirleniyor. Türkiye tüm bunlar arasında mutedil, orta yolda olan bir ülke durumunda. Suudi Arabistan gibi tamamen ideolojik ve tek taraflı bir ülke değil. Bu da Türkiye tecrübesini önemli kılmaktadır.

Son olarak Batılı ülkelerin bölgeye bakışları hakkında da bir noktaya değinmek istiyorum. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere Batılı güçler bölgeye buyurgan bir politika çerçevesinden yaklaşıyor. İlişkileri hep bir şeyler uygulatmaya çalışıcı ve uyarıcı bir açıdan ilerletiyorlar. Her ne kadar bazı hususlarda yakın davransalar da esasında çok yakın ilişkiler kurmuyor. Bu yüzden bu ilişkilerin sürekliliği konusunda soru işaretleri ortaya çıkıyor.

DEMOKRASİNİN GELECEĞİ: PROTESTOLAR, PARTİLER VE TEMSİLİYET

Doç. Dr. Ahmet Uysal:
Büyük toplumsal değişimleri gerçekleştirmek kolay değildir, siz Mısır’da bunun tamamen farkındasınız. Devrim zorlu bir süreçti ve şu anda da devam etmektedir. Türkiye’de de 10 yıldır süren ciddi bir siyasal ve toplumsal değişim süreci işlemektedir. Türkiye petrol, doğalgaz gibi doğal kaynakları olmadan kalkınmayı ve gelişmeyi sağlamış bir ülkedir ve bu kalkınma halen daha devam etmektedir. Türkiye’deki bu ekonomik kalkınma ve gelişmenin yanı sıra en önemli hususlardan biri de barış sürecinin gerçekleşiyor olmasıdır. Şu anda Kürt meselesinde demokratik açılım süreci gerçekleşiyor. İki yıl önce Oslo’da görüşmeler oldu ancak ilk aşamada bu görüşmelerden doğrudan sonuç çıkmadı. Bunların sonucu bugün alınmaya başlanmış durumdadır. Son aşamada bu sürecin başarıya gitme aşamasında olduğunu söyleyebilirim. Şu anda taraflar arasında bir ateşkes başlamış durumda ve demokratik yolların geliştirilmesi ile de barış sürecinin tamamlanması hedefleniyor.

Son günlerde Türkiye’de meydana gelen eylemler hem Türk siyasetindeki muhalefet eksikliği hem de toplumsal hareketler teorileri üzerinden ele alınabilir. Türkiye’de muhalefet parlamenter düzeyde zayıf kalmaktadır. Muhalefet yapmanın farklı yolları olabilir, mecliste de muhalefet yapılabilir, meydanda da yapılabilir. Ancak muhalefet eğer mecliste imkân yoksa veya meclis sınırlı ise bu kadar kuvvetli bir şekilde meydanlarda yapılır. Türkiye’de mecliste muhalefet imkânı olmasına rağmen insanlar meydanlarda yapmaya çalışıyor. Şu anda Türkiye’de gerçekleşen eylemler büyük ölçüde üst-orta sınıfın başını çektiği ve toplumun gelir yönünden alt kesimini oluşturan insanların katılmadığı eylemlerdir. Bu yüzden toplumun tamamında karşılık bulamamış ve Arap Devrimleri’ne yaklaşma imkânı dahi bulamamıştır. Göstericilerin ellerinde uluslararası düzeyde de fırsatları var. Mesela Arap Baharı Batı’dan doğrudan çok ciddi destek alamadı ancak Doğu Avrupa devrimleri almıştı. Bugün Türkiye’deki hareket de Batı tarafından, özellikle de büyük medya kuruluşları tarafından ciddi anlamda destekleniyor. Tüm bunlara rağmen bu gerçekleşen olayların devam edecek bir toplumsal harekete dönüştüğünden/dönüşeceğinden emin değilim.

Prof. Dr. Yasin Aktay: Türkiye, cumhuriyetin kurulmasıyla Arap dünyasıyla, İslam diniyle bağları büyük ölçüde kırılmış, laik ve milli/milliyetçi bir devlet olmuştur. Türkiye’de İslami bir muhalefet mevcut idi ancak bu muhalefet ciddi anlamda baskı altında idi. Özellikle Cumhuriyetin ilk dönemlerinde İslami kesim sesini duyurma imkânı bile bulamıyordu. İslami kesimi rencide edici bazı uygulamalar bu dönemde yapılmıştı, örneğin Türkiye’de 50’lere kadar ezan dahi Türkçe okundu. 50’lerden itibaren ise serbest seçimlerin olması Türkiye’de ilk olarak ciddi bir dönüşüm olmasını sağladı.

Türkiye’de laiklik bir anlamda din gibi olmuştu. Yani dinler arasında tarafsızlığı gerektiren anlayış yerine bizzat bir din haline gelmişti laiklik. Yıllar boyu hiçbir şekilde kanunlarda yer almamasına rağmen üniversitelerde başörtüsü yasağı uygulandı, birçok kız öğrenci bu yasaktan dolayı eğitimlerine devam edemedi. Refah Partisi resmiyette laik bir parti olmakla beraber İslami arka planı olan bir parti idi ve 1995’te en yüksek oyu alarak iktidara geldi. Bu sırada Türkiye’nin eski elitleri “Nasılsa bunlar başarısız olacaklar, bunlar siyasetten, iktisattan anlamazlar” diyerek bir anlamda Refah Partisi’ni küçümsediler. Ancak Erbakan göreve geldikten sonra kısa süre içerisinde çok ciddi işler yaptı. İktidarda kaldığı kısa süre içerisinde önemli ekonomik adımların temellerini attı. Bunun sonrasında devlet elitleri rahatsızlık duydu, medya çeşitli tezvirat olaylarıyla Refah Partisi’nin şeriat rejimini getireceği yönünde yayınlar yaptı ve süreç 28 Şubat postmodern darbesi ile sonuçlandı.

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Ak Parti’nin iktidara gelmesi Türkiye için çok önemli bir değişim oldu. Açılış konuşmamda da belirttiğim gibi 2002 ile beraber bir anlamda “Türk Baharı” başlamış oldu. Ak Parti, bugün İslami bir parti olarak görülüyor, en azından kökenleri İslami olan bir parti olarak değerlendiriyor. Ancak Türkiye’de İslami referansa sahip bir parti kurulması yasaktır. Dolayısıyla Ak Parti de tıpkı Refah Partisi gibi aslında seküler bir partidir ancak tabii ki partinin liderleri İslami bir arka plana sahip olarak gelmiştir. Bu çerçevede İslami değerlerle günümüz siyasetinin bir araya gelmesi hususunda Nebevi örnek temel alınmalıdır. Tabii ki Müslümanlar için temel kaynak Kur’an’dır. Bunun yanı sıra yeri geldi mi Hz. Yusuf gibi siyaset yapılabilmeli, yeri geldi mi de Peygamber Efendimiz’in Hudeybiye’de yaptığı şey uygulanmalı, maslahat gözlenmelidir.
Ak Parti geldiğinden beri hep oylarını arttırdı ve muhalefetin Ak Parti’yi sandıkta yenme şansı yok. Bunu bildikleri için farklı yollar deniyorlar. Bugünlerde devam eden eylemlerin temel sebebi de Ak Parti’nin sandıkta devrilemiyor olmasıdır.