EN

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç´ın 05.03.2013 tarihli "Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanlar: Barış Mümkündür!" başlıklı konferansta yaptıkları konuşma - Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsü / Berlin


Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsü Berlin Konferansı Konuşma Metni
05 Mart 2013

Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsü Başkanı Sayın Nuri Özaltın
Bundestag Dışişleri Komitesi Başkanı Sayın Ruprecht Polenz
Enstitü Başkan Yardımcısı Sayın Dr. Michael Frenzel
Üç semavi dinin saygıdeğer temsilcileri
Değerli katılımcılar
Hanımefendiler, Beyefendiler

Devamını Göster »
Bugün burada, insanlığın büyük bir kısmının mensubu olduğu üç büyük dinin barış ve huzur içinde birlikte yaşamasına dair hususları konuşmak üzere siz seçkin davetlilerle bir araya gelmiş bulunuyoruz. Yazılı tarihin tüm sayfalarından izler taşıyan ve yüzlerce yıldır tartışılmakta olan bu konunun ağırlığı, hepimizin işini zorlaştırıyor. Bu vesileyle, bu kadar ağır ancak konuşulması elzem bir konuyu Berlin’de, Almanya Federal Parlamentosu Bundestag’ın bu tarihi binasında tartışılmasını sağlayan Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsünü kutluyorum. Yeni bir enstitü olarak böylesine önemli bir konuyla başlangıç yapmaları, Enstitünün gelecek faaliyetlerinin ne kadar değerli olacağını haber vermektedir. Yine, bu güzel mekanda bize bu fırsatı veren, Almanya Federal Parlamentosu Bundestag’a, Federal Dışişleri Bakanlığına ve özellikle Bundestag Dış İlişkiler Komitesi Başkanı ve üyelerine teşekkürlerimi sunarım.

Bu arada, Konferansa ülkemizden katılan Türkiye Süryani Kadim Cemaati Ruhani Reisi Yusuf Çetin’i, Türkiye Musevi Cemaati Başkanı İshak İbrahimzadeh’yi ve Rum Ortodoks Kilisesi mensubu ve Türkiye Vakıflar Meclisi üyesi Laki Vingas’ı selamlıyor, iştiraklerinden duyduğum memnuniyeti ifade etmek istiyorum.

Değerli dostlar,
İnsanın ilk yaratıldığı günden beri, yaratıcı ile insan arasındaki ilişki tüm insanlığı ilgilendiren bir konu olmuştur. Şu ana kadar adını bile duymadığımız kavimlerde dahi bir inanç, bir yaşam biçimi ve iletişim örneği var olmuş ve insanlar yeryüzünde hayatlarını ilahi bir sistem üzerine yaşamışlardır. Farklı coğrafyalarda ve iklimlerde, birçok topluluk ve millet medeniyetler kurmuş, savaşlar yaşanmış, reformlar yapılmış, toplumsal değişimler ve dönüşümler olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca birlikte yaşama arzusu barışı getirmiş; düşmanlıklar ise çoğu zaman savaşa dönüşmüştür.

Barışın mümkün olabileceğini konuştuğumuz üç büyük dinde de, yaratıcının varlığına inanç mevcuttur. Tevrat da, İncil de, Kur’an da yüce yaratıcının yani Allah’ın varlığına inanmayı tartışmasız kabul eder. Bu kabulle birlikte, Rab tüm insanlığın barış ve huzur içinde yaşamasını emreder. İnsanın kötülüklerden arınması için nefsini terbiye etmesini buyurur. İşte farklı versiyonları olsa da oruç ibadeti bunun en güzel örneğidir. Oruç tutmanın değerli olan tarafı şüphesiz aç kalan bedenimiz değil, arınmakta olan ruhumuzdur. Arınmış bir ruh barış ve huzurun teminatıdır. Arınmış ve dingin bir ruha sahip insanların düşmanlık ve savaş dilini kullanması düşünülemez. Tam aksine, bu insanlar çevrelerine huzur ve sükûnet havası yayarlar.

Hangi din olursa olsun, o dine mensup samimi kişileri görünce saygıyla onları izlerim. Bir Hristiyan gerçekten gönülden, kalbinden Tanrı’ya yalvarıyorsa, bir Musevi Yehova için dua ediyorsa, bir Müslüman Allah’a ellerini açıp gözyaşı döküyorsa, dünya barışına bu insanlardan daha büyük katkıyı kim verebilir ki!

Tam aksine, materyalizm ve inançsızlık ise metafiziğin yok sayıldığı, dinin insana unutturulduğu bir ortamdan beslenir. 17. yüzyıldan sonra özellikle Avrupa’da ortaya çıkan ve toplulukları arkasından sürükleyen birçok akım olmuştur. Bu akımlar, bilim ve sanatta insanlığa dikey bir gelişme kat ettirse ve faydalı olsa da, sonuçları açısından insanlığın dinin ve ruhun derin manalarından uzak kalmasına yol açmıştır. Bununla birlikte, Fransız Devrimi’nin etkisiyle milliyetçilik hareketleri ulus-devletleri ortaya çıkarmıştır. Böylece, dini inanışların bir adım önüne geçen milliyetçilik çağı açılmış ve toplumsal ilişkiler yeniden yazılmıştır. Milliyetçilik öyle bir etkiyle insanlığı değiştirmiştir ki, iki dünya savaşında ve yakın tarihteki birçok çatışmada Hristiyan-Hristiyan’la, Müslüman-Müslümanla karşı karşıya gelmiştir. Aynı dine mensup olan insanlar, uluslarının ve devletlerinin menfaatleri için birbirleri ile savaşmışlardır.

Değerli katılımcılar,

Esasen teolojik olarak birbirine yakınlaşması gereken üç kutsal din, yine biz insanlar sebebiyle tarih boyunca birbirinden uzaklaşmıştır. Hangi insanın daha dindar olduğuna, kimin cennete, kimin cehenneme gideceğine Yaradan’dan başkası karar veremez. Bizler “Yaradılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” düşüncesini tüm dünyaya hâkim kılmadığımız müddetçe, ne yazık ki barış için mesafe alamayız. Bu bilinçle, artık sayısı 7 milyarı aşan insanlığın kardeşliğe ve barış ortamına ihtiyacı vardır.

Barış ve kardeşliğin tesis edilebilmesi için de, toplumların en büyük gereksinimi olan diyaloğun hayata geçirilmesi gerekmektedir. Diyalog, dinlerin ve kültürlerin birbirlerine karşı tahakküm etmesi değil, karşılıklı anlayış ve kabullenme çabası olarak görülmelidir. Birbirimizle konuştukça ne kadar yakın olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz. Şu an coğrafi bilimlerde dünya üzerine çizilmiş sanal paralel ve meridyenler gibi dinleri, inançları ve insanları ayırırsak, bölersek ve ya istediğimiz gibi konumlandırırsak, dinler arası diyalog değil ancak monolog yapmış oluruz. Öncelikle önyargılarımızdan ve basmakalıp kabullerden kurtulmamız gerekmektedir.

PEW Araştırma Merkezi’nin araştırmalarına göre, dünyadaki insanların %84’ü kendini bir dine mensup olarak tanımlamaktadır. Yine dini grupların %73’ü ülkelerinde çoğunluk olarak yaşamaktadır. Buna karşın, dünya nüfusunun %75’i yaşadıkları ülkelerde dini vecibelerine yerine getirirken kısıtlamalara muhatap olmaktadırlar. Üç büyük dine karşı olan rahatsızlık ise, 2007’den bu yana artarak devam etmiştir. Buna paralel olarak, 130’u aşkın ülkede toplumlar arası rahatsızlıklar olduğu sonucu elde edilmiştir.
Bu veriler incelediğinde, insanların sadece kendilerini bir dine mensup görmelerinin barışı getirmeyeceği görülmektedir. Toplumlar arası barış için, öncelikle toplumlar arası rahatsızlıkların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu konuda da, dini temsilcilerin, samimi dindarların muhatap oldukları toplumlarda nefreti, düşmanlığı, kini ortadan kaldıracak söylemler içinde olmaları; toplumlarına barışı, huzuru ve sevgiyi telkin etmeleri gerekmektedir.

Tam tersine, toplumlara barış ve birlikte yaşam yerine çatışma telkin edildiğinde ise savaşların ve ihtilafların olması kaçınılmazdır. Bu konuda, soğuk savaş dönemi sonrası ortaya atılan “medeniyetler çatışması tezinin” ne kadar sakıncalı ve ayrıştırıcı etkiler yaptığını vurgulamak isterim. Batı medeniyeti kadar diğer medeniyetler de insanlığın gelişimine katkı veren medeniyetlerdir. Bir medeniyeti galip, diğer medeniyeti mağlup ilan etmek dar görüşlülüktür. Medeniyetleri belli bir zaman aralığına hapsetmekten başka bir şey değildir.

Yine, “tarihin sonu tezi”, bir yönetim biçimini kutsallaştırıp, bir Dini düşman ilan ederek esasen tarihi bir hatayı ortaya koymaktadır. İslam inancının demokrasi ile sorunu olamaz. İslam inancı, insan haklarını, adaleti ve barışı, diğer dinlerde olduğu gibi savunan ve koruyan bir dindir. Hem medeniyetler çatışması, hem de tarihin sonu tezinin bugün için ne kadar anlamsız ve mantıksız olduğunu bir defa daha görüyoruz. Bu tezler her ne kadar çökse de, yakın zamanda, özellikle de 11 Eylül sonrasında bu defa da İslam korkusu ve nefreti şeklinde ortaya çıkan ve hatta körüklenen İslamofobi olgusuyla yüz yüze kaldığımızı söylemem gerekir.

Bu konuda, birlikte yaşamı, diyaloğu ve barışı konuştuğumuz bu çatı altında, İslam’ın diğer iki kutsal dine göre daha fazla önyargıya maruz kaldığını da belirtmek isterim. Şüphesiz hepimiz islamofobi kavramını duymuşuzdur.
Değerli Katılımcılar,

Esasen, radikalleşme ve terörizmle bir dinin yan yana getirilerek korku ortamı oluşturulması bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Belli radikal ve şiddeti kullanan grupların, İslam’ı kullanarak yapmış oldukları saldırılar ve eylemler ancak kendilerini bağlar. İslam dini hiçbir şekilde terörü meşru görmez. Terörizmin dini olmaz, ancak terörizm dini kullanabilir. Yine kökten dincilik her dine mensup insanların sebep olabilecekleri bir sorundur. Bunun aşılması için, bizlerin kökten dinciliğe değil, kökten diyaloğa ihtiyacımız vardır.

Yine dine karşı bir düşmanlık örneği olan anti-semitizm kavramı, Yahudilere karşı kullanılmaktadır. Tarihte anti-semitizmi 11. yüzyıla kadar götürenler olmakla birlikte, bugün hala devam ettiğini düşünenler de vardır. Bir insanın Yahudi olması, Museviliğe göre yaşaması ve sadece bu sebepten dolayı bir soykırıma veya düşmanlığa maruz kalması kesinlikle kabul edilemez. Hiçbir din ve inanç bunu meşru göstermez. Anti-semitizm kavramı kullanılırken Musevi insanlar nasıl ötekileştiriliyorsa, benzer şekilde İslamofobi de Müslümanları düşman ilan etmekten başka bir şey değildir.

Bugün insanlığın en önemli sorunlarından biri olan Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanların barış içinde yaşamasını konuşuyorsak; birbirimizden korkarak, düşman gibi görerek, uzak durarak konuşamayız. Aslında insan bilmediğinden korkar. Bilmek ise ancak tanışmakla olur.

Bakınız ünlü tasavvuf şairimiz Yunus Emre diyor ki;
“Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”

Bu sebeple, hem anti-semitizme hem İslamofobiye, hem de bundan sonra Hristiyanlıkla ilgili ortaya çıkabilecek bir karşıtlığa karşı, ortak hareket edilmesi ve tavır alınması kültürlerarası ve dinlerarası diyaloğun olmazsa olmazıdır.

Milyonlarca insan bugün inançsızlık, ahlaki bozulma, fakirlik, anarşi ve terör sorunları yaşamaktadır. Açlıkla mücadele eden, akşam çocuklarına bir ekmek götürmek için çabalayan bir insan için din ve dinin gerekleri bazen bir anlam ifade etmeyebilir. Kendini bir dine mensup görse de, hayatında onu tatbik etmeyebilir. Anarşinin olduğu yerde dinin yaşanması zorlaşır. Terörün insanları korkuttuğu bir ortamda, dini vecibelerin rahatlıkla yapılabilmesi söz konusu olmaz. Günümüzde insanlığın muhatap olduğu tüm bu problemlere karşı ortak tavır almalıyız. Ne zaman ki bir Müslümanın sorununu, bir Yahudi kendi sorunu olarak görür, ne zaman ki, bir Hristiyan’ın sıkıntısına, bir Müslüman kardeşçe çözüm bulursa işte o zaman barış içinde birlikte yaşamayı konuşuruz.

Değerli dostlar,

Kültürler ve dinler arası diyaloğun ve barışın tesisi için devletlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. Türkiye olarak, hiçbir şekilde bir dinin mensuplarıyla veya inananlarıyla bir sorunumuz yoktur. Hristiyanlarla, Budistlerle, Hindularla sorunumuz olmadığı gibi, Musevilere karşı da kardeşlik ve barıştan farklı bir düşüncemiz yoktur. Ancak, günümüzde devletlerarası ilişkilerde yaşanan sorunlar, sanki toplumlar arasında da yaşanıyor gibi bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bunu peşinen reddetmek gerekir; Türkiye’nin bir devletle belli konularda sorun yaşaması, Türk hükümeti ile muhatap devletin hükümetini ilgilendirir. Bu anlaşmazlığı toplumlara mal etmek bizim tarz-ı siyasetimizde yoktur. Benzer şekilde, Türkiye’nin özellikle komşu olduğu bölgede savunduğu konularda da, devletlerin, yönetimler ile toplumları ayrıştırarak hassasiyetle davranmasını beklediğimizi de ifade etmek isterim.

Türkiye, dinler arası diyalog ve empati konusunda hem tarih boyunca, hem de günümüzde değerli katkılar vermiştir. Türkiye, her üç semavi dinin de inananlarının olduğu, kutsal mekânlarının yaşatıldığı, tam bir dini mozaik ülkesidir. Ortodoks inancının en önemli merkezi Patrikhane ülkemiz sınırları içindedir ve İstanbul’un fethedildiği 1453’den beri, mevcudiyetini sürdürmektedir. Hristiyan âleminin böyle değerli bir kurumunun ülkemizde olmasından ayrıca gurur duymaktayız.

Yine, İspanya Krallığının 1492’de imzaladığı “Kovma Fermanına” karşı, Osmanlı Hükümdarı II. Beyazıt yersiz ve yurtsuz kalmış Yahudileri Osmanlı topraklarına davet etmiştir. Bugün de, Türkiye’deki Musevi Cemaati ile iyi ilişkiler içinde olduğumuzu belirtmek isterim.

Tarihe bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun, farklı dinlerin barış içinde yaşandığı en güzel örneklerden birisi olduğunu görmek mümkündür. İstanbul’u, Kudüs’ü, Selanik’i, Bağdat’ı, Kahire’yi ve Belgrad’ı kapsayan Osmanlı coğrafyasında, dini gruplar millet sistemi ile barış ve huzur içinde yaşamıştır. Osmanlı millet sisteminin en temel özelliği; farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hattâ hukuklarının gerektirdiği şekilde yaşama imkânı tanımasıdır. Her dini grup, başlarındaki patrik, hahambaşı ve metropolitleri ile kendi dinî ve sosyal işlerinde özgür bir şekilde yaşamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemde Müslüman olmayan din mensuplarına verilen hak ve saygının en güzel örneği Fatih Sultan Mehmet Han’ın 1453 yılında Galata Frenklerine verdiği Galata Zımmi Ahitnamesidir. İzninizle bu ahitnamenin iki maddesini okumak istiyorum.
“1. Kabul eyledim ki, kendilerinin âyinleri ve erkânları ne şekilde ola gelmişse, yine o üslûp üzere âdetlerini ve erkânlarını yerine getirsinler. Ben dahi üzerlerine askerlerimle varıp kalelerini yıkıp harâp etmicem.
2. Buyurdum ki, kendilerinin malları ve rızıkları ve mülkleri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bilcümle eşyaları ve eşleri ve çocukları ve kulları ve câriyeleri kendilerin ellerinde kalsın, karışmam ve üşendirmem.”

Fatih sultan Mehmet Han, yine özel olarak Bosna Katolik Fransiskenlerine vermiş olduğu 28 Mayıs 1463 tarihli Ahitname’de;
“Ben Fatih Sultan Mehmed Han... Dünyaya ilan ediyorum ki bu padişah fermanı verilen Bosnalı Fransiskenler himayem altındadır ve emrediyorum ki hiç kimse, ne bu adı geçen insanları ne de onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin. İmparatorluğumda huzur içerisinde yaşasınlar ve bu göçmen durumuna düşen insanlar, özgür ve güvenlik içerisinde yaşasınlar. İmparatorluğumdaki bütün memleketlere dönüp, korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler. Ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne hizmetkarlarımdan, ne imparatorluk vatandaşlarımdan hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar vermeyecektir.

Hiç kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar, başka ülkelerden devletime birini getirecekse onlar da aynı haklara sahiptir.”
demiştir. 550 yılın ardından bu ahitname hala hatırlanmakta ve yıldönümünde Bosna Foynitsa’da etkinlikler düzenlenmektedir.

Osmanlı’dan bugüne geldiğimizde, Türkiye de, benzer şekilde bu hoşgörü mirasına sahip çıkmaktadır. Türkiye’de bulunan 165 azınlık cemaat vakfının geçmişte farklı nedenlerle alıkonulan mallarının iadesi kararı alınmıştır. Şahsen benim sorumluluğumda sürdürülen malların iadesi konusunu, bir mütekabiliyet ve beklenti için değil; bu insanları Türkiye’nin bir parçası olarak gördüğümüz için yapıyoruz. Hak ve hukukun gereği neyse onu yapmak istiyoruz. Öte yandan, Vakıflar Genel Müdürlüğümüz, 5 kilisenin onarımını tamamlamıştır. 2 sinagog ve 4 kilisenin onarımını ise sürdürmektedir.
Yine cemaat vakıf temsilcileriyle, dini liderlerle sıkça bir araya geliyoruz. Ramazan ayında onlar tarafından düzenlenen iftarlarda buluşuyoruz. Ben ülkemde, farklı dine mensup insanların barış ve huzur içinde yaşadığını, hatta mümkünse geçmişte yapılan bazı hatalar sebebiyle farklı ülkelere gitmiş insanların da tekrar Türkiye’ye dönmelerini istiyorum. Bu minvalde, Türkiye hükümeti olarak dini cemaatlerin her türlü sıkıntılarını aşmak için elimizden gelen tüm çabayı göstermekteyiz.

Değerli dostlar,

Türkiye’de farklı kültürden, farklı dinden ve farklı ırktan insanlar bir arada yaşamaktadır. Biz bu farklılıkları bir zenginlik olarak görüyoruz. Birlikte yaşamın, bizleri huzur ve barış içinde tutacağını biliyoruz. Birbirimize saygı duyarak, hoşgörü ile geleceğe yürüyoruz.

Bu düşünceler, ülkemin topraklarına Hacı Bektaş Veliler, Mevlana Celâlettin-i Rumîler ve Yunus Emreler gibi büyük insanların kardeşlik, barış ve sevgi izlerini aşılamalarından kaynaklanmaktadır. İşte böyle örneklerle bezenmiş Anadolu medeniyetinin içinden süzülüp gelen hoşgörü ve tolerans anlayışı bizim bugün bir ve beraber olma gücümüzü artıran unsurdur.

Ülkemizde, vatandaşlarımız arasında da kültürler ve dinler arası diyaloğun yaşandığı güzel örnekler mevcuttur. Örneğin Mardin ve Hatay illerimizde, hem Müslüman, hem Hristiyan, hem de Musevi insanlar huzur içinde yaşamaktadır. Mardin ilimiz için güzel bir tabir kullanılır: 7 dilli, 7 dinli. Yani bu ilimizde 7 farklı dili konuşan, 7 farklı dine mensup insan birlikte yaşamaktadır. Bu şehirlerde hem çan, hem ezan, hem hazzan sesi barışın sesi olarak duyulmaktadır.

Yine, Şanlıurfa’daki Hz. İbrahim’in makamını ve balıklı gölü her gördüğümde, ateşin suya, odunların ise balıklara nasıl dönüştüğünü hayal ettikçe; savaşların barışa, nefretlerin sevgiye ancak Hz. İbrahim’in inancıyla dönüşebileceğine inanıyorum.

Türkiye ölçeğinden dünya barışına giden bu yolda, hükümetimiz ve milletimiz adına taşın altına elimizi koyduk. Geçmişte yaşanan olumsuz olayları bir tarafa iterek, geleceğe barışın hâkim olması için tüm gayretimizle çalışıyoruz. Türkiye hem ülkesinde, hem bölgesinde, hem de dünyada kalıcı barışın gelmesini, insanların özgürce dini inançlarını yaşamasını istemekte ve desteklemektedir. Nitekim, 2005 yılında Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin İspanya Başbakanı Zapatero’nun girişimiyle başlatılan ve Birleşmiş Milletler girişimi halini alan Medeniyetler İttifakı buna güzel bir örnektir.
Medeniyetler İttifakı Girişimi, son yıllarda Müslüman ülkeler ile Batılı toplumlar arasında görülen karşılıklı şüphe, korku ve kutuplaşma ortamının önlenmesini amaçlamaktadır. Başlatıldığı günden bu yana artan bir görünürlük kazanan girişim, bugün kültürler ve dinler arası diyalog bağlamında en önde gelen proje konumuna ulaşmıştır.

Değerli dostlar,

Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsü’nün de kuruluş teması olan turizm ise, toplumlararası yakınlaşmanın en önemli araçlarındandır. Şu ana kadar milyarlarca insan, devletlerin kendi aralarındaki sıkıntıları, çatışmaları ve ihtilafları bir kenara bırakarak, diğer bir ülkeyi ziyaret etmiştir. Yabancı olarak geldikleri ülkelerde, ev sahibi ülkenin insanlarıyla tanışmış, kültürlerini tanımış ve yaşantılarını görmüştür.
Dini liderlerin, önderlerin, temsilcilerin, devlet adamlarının isteyip de yapamadıkları yakınlaşmayı, bütünleşmeyi turizm sektörü doğal mecrasında gerçekleştirebilmektedir. Kültürler arasındaki farklılaşma, turizmin getirdiği insani hareketlilikle asgariye inmekte; insanlar birbirlerini daha iyi tanıyabilmektedir.

Bu bağlamda, turizmin dinler arası diyaloga da önemli katkılar yapacağına inanıyorum. Özellikle kutsal mekânların tanıtıldığı, her dinin kendi özelliklerinin anlatıldığı geziler, programlar ve toplantılar yapılması diyaloğu arttıracaktır. Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesinin, Mescid-i Aksa Camiinin, Ağlama Duvarı’nın görülmesinden, üç semavi dinin en kutsal mabetleri arasında yer alan bu mekânların aynı şehirde ziyaret edilmesinden diyalog ve hoşgörü adına daha güzel ne olabilir ki!

İnsanlar, güvenli bir şekilde gezebilecekleri, rahatlıkla dolaşabilecekleri bir ortam ister. Bu sebeple, turizm de barışı ister. Barışın olmadığı yerde turizm yapılamaz. Bunun en yakın örneğini, hemen yanı başımızda Suriye’de görmekteyiz. Suriye’de St. Simeon Manastırını, Emeviye Camii’ni şimdi görmek mümkün müdür? Savaşın, terörün, huzursuzluğun olduğu yerde insanlar gezemez.. Bu minvalde, tüm dini temsilcilerin, tüm inananların Suriye’de yaşanan dramı içlerinde hissetmesi, tepki vermesi, en azından dua etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sevgili dostlar,

Yaklaşık iki bin yıldır mevcut olan ve mensupları yanyana, içiçe yaşamış olan üç semavi din önümüzdeki yıllar boyunca da var olacaktır. Atalarımızın çektiği acıları ve sıkıntıları bundan sonraki dönemde çocuklarımızın, torunlarımızın ve gelecek nesillerin yaşamamalarını arzuluyorum.
Barış içinde birlikte yaşama isteği ile bugün burada toplanan ve kanaat önderleri olarak gördüğüm sizlerin, bulunduğunuz toplumlara örnek ve öncü olmanızı bekliyor ve diliyorum.

Bu düşüncelerle, tekrar bu konferansı düzenleyen Uluslararası ve Kültürlerarası Diyalog Enstitüsüne ve değerli Başkanı Nuri Özaltın’a, Almanya Federal Parlamentosuna ve siz değerli dinleyenlere teşekkürlerimi sunuyorum.