EN

Başbakan Erdoğan “Adalet”i, Kanuni Sultan Süleyman’ın Sözleriyle Anlattı


Başbakan Erdoğan, Koordinatörlüğümüz ile SETA tarafından düzenlenen İstanbul Küresel Forumunun açılış konuşmasında toplantının önemine değinerek, forum boyunca küresel sorunların adalet penceresinden ele alacağını ve çok farklı görüşlerin ifade edileceğini belirtti. Başbakan Erdoğan konuşmasında, “Adalet” kavramını, Kanuni Sultan Süleyman’dan yaptığı alıntı ile özetledi. 

Devamını Göster »
Başbakan Erdoğan, Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han’ın sorusu ve şeyhülislamın cevabını dile getirmeden önce simültane tercümanları, ”Simültanede sıkıntı yaşamayalım, tercümeyi yapanlar dikkatli tercüme etsinler” diye uyardı.

Kanuni Sultan Süleyman’ın “Meyve dalına konsa bir karınca/Vebali olur mu karıncayı kırınca?” sorusuna, “Yarın Hak divanını kurunca/Kanuni’den hakkın alır karınca” denildiğini belirten Erdoğan, bu sözleri katılımcılara yönelttiği ”Bir daha okuyayım mı?” sorusuna aldığı ”Evet” cevabı üzerine bir kez daha okudu.

Erdoğan, “Bunu diyebilen şeyhülislamlara, bu cevabı kendisine düstur edinen yöneticilere sahipti. Bugün dünyanın yeniden adaletin hakim olduğu bir yer haline gelebilmesi noktasında, zalimin karşısına dimdik durabilmesi için, bizim işte bu anlayışla çalışan uluslararası kurumlara, liderlere, dini liderlere ihtiyacımız var” dedi.

Konuşmasına, forumun düzenlenmesinde emeği geçen ve foruma katkı veren herkese teşekkür ederek başlayan Erdoğan, “Adaletin, sadece bireylerin huzuru ve güvenliği için değil, toplum düzeninin ve yönetimlerin bekası bakımından da hayati öneme sahip bir kavram olduğunu biliyoruz” diye konuştu.

İstanbul Küresel Forumunda da bu nedenle “adalet” kavramının dinden siyasete, tarihten ekonomiye, bilimden sanata kadar bugünün dünyasını ilgilendiren her boyutunun tartışılacak olmasını önemli gördüklerini belirten Erdoğan, forumun, konusunun yanında zamanlaması itibarıyla da önem taşıdığını belirtti.

Başbakan Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti: “Bölgemizde ve tüm dünyada etkileri derinden hissedilen çok yönlü ve güçlü bir değişim, dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Bunun yanında beşinci yılına giren küresel ekonomik krizin, özellikle Batı’da giderek derinleşen siyasi, sosyal ve ekonomik yansımalarına şahitlik ediyoruz. Yine aynı şekilde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan tarihi dönüşümlerin çok boyutlu etkilerini yakından hissediyoruz. İç içe geçmiş tarihi, sosyal, kültürel, ekonomik boyutları bulunan bu değişim dalgasını anlamak için dikkatle üzerinde durmamız gereken hususlardan birinin de adalet olduğunu düşünüyorum.”

“Adalet, ağaçları sulamak… Zulüm, dikene su vermek”

Mevlana’nın, “Adalet nedir? Ağaçları sulamak… Zulüm nedir? Dikene su vermek.. Adalet bir nimeti yerine koymaktır, su emen her kökü sulamak değil… Zulüm ise bir şeyi konmaması gereken yere koymaktır” şeklindeki sözlerini hatırlatan Erdoğan, şunları kaydetti: “Adaletle zulüm arasında işte böyle ince bir sınır var. Bizler, bu sınırın adalet tarafında yer almayı şiar olarak benimsemiş kişiler olarak burada buluştuk. Hayatın her alanında bu ilkeyi hayata geçirmenin mücadelesini vermek durumundayız. Toplumların ve bireylerin adalete duydukları ihtiyaç ve adaletin gerekliliği konusunda filozoflar, din adamları ve siyaset bilimciler ittifak halindedirler. Adaletin kelime anlamı, her şeyi yerli yerine koymaktır. Adaletin, tavır, davranış ve hükümlerde doğruluk, herkese hakkını vermek, haksızları terbiye etmek, eşit davranmak, insaflı, hoşgörülü olmak gibi anlamları da bulunuyor.”

Adalet kavramının sadece bugün değil, insanlığın serencamının tamamında çok önemli, çok hayati bir yeri olduğunu kaydeden Erdoğan, şöyle konuştu: “İnsanlık tarihindeki destansı mücadelelerin neredeyse hepsi, zulme başkaldırı için, adaleti tesis etmek için girişilen çabaların ifadesidir. Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Şöyle yakın tarihe baktığımızda Gandhi’yi görürüz, Malcolm X’i görürüz, Mandela’yı görürüz, Aliye İzzetbegoviç’i görürüz. Bu muhteşem mücadele adamlarının zulme baş kaldırmakla talep ettikleri şey, kendi toplumlarının nezdinde bütün insanlık için adalet değil miydi? Filistin’de İsrail buldozerlerinin paletleri altında parçalanarak katledilen Rachel Corrie zulme karşı adaletin safında yer aldığı için orada değil miydi? Evet, insanlık var olduğu sürece dünyada zulüm eksik olmayacak, dolayısıyla adalet arayışı da asla son bulmayacak. Adaletin safında yer alanlar, daima hayırla, minnetle yad edilirken, zalimler, zulüm uygulayanlar lanetle, nefretle anılmaya devam edecek.”

“Kimse Birleşmiş Milletler’in yapısının adil bir anlayış üzerine bina edildiğini söyleyemez”

Başbakan Erdoğan, konuşmasında küresel düzeyde yaşanan değişim sürecinin en önemli boyutlarından birini, siyasi ve ekonomik adaletsizliklerin oluşturduğunu söyledi.

Günümüz dünyasında adaletsizliğin yapısal bir hüviyet kazandığının görüldüğünü belirten Erdoğan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi başta olmak üzere, pek çok uluslararası kuruluşun işleyişinde, bu yapısal adaletsizliğin açıkça görülebildiğini ifade etti.

“Kimse Birleşmiş Milletler’in yapısının adil bir anlayış üzerine bina edildiğini söyleyemez” diyen Erdoğan, şunları kaydetti: “5 tane daimi üye, 10 tane geçicici üye… 10 tane geçici üyenin bir anlamı var mı? Yok! 5 daimi üyenin içinden biri çıkıp ‘hayır’ dediği zaman mesele bitiyor zaten. Oradan karar çıkarmak mümkün değil. Öyleyse Birleşmiş Milletler niye? Birleşmiş Milletler’in adalet üzerinde reforme edilmesi şart. Bunun çözülmesi lazım. 5 üye, onlar ne derse o oluyor. Bu ne demektir? Demek ki dünyayı bu 5 üyenin insafına bırakmış durumundayız. Peki bu 5 üyenin etnik yapısından, inancından, düşüncesinden başka dünyada yapı yok mu? Bakış yok mu? Var. Peki bu küresel yapıyı, tüm insanlığı kapsıyor mu bu temsil? Verilecek cevap hayır. Öyleyse Birleşmiş Milletler’in reforme edilmesi şart.”

“Sıradan ifadelerle günü kurtarmanın anlamı yok”

Uluslararası barış ve güvenliğin emanet edildiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, geçen yüzyıldan kalan güç dengelerine mahkum edildiğini dile getiren Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Eski düzenin hamileri, sorumluluğu diğer ülkelere yüklemeye çalışırken, karar alma mekanizmalarını kendi kontrollerinde tutmaya devam ediyorlar. Dünyadaki siyasi ve ekonomik değişimlerde giderek artan sorumluluk üstlenen ülkelerin, bu süreçleri etkileyen karar alma mekanizmalarından ısrarla uzak tutulmalarını kabul edebilmemiz mümkün değil. Bilhassa yükselen güç olarak ifade edilen Türkiye, Brezilya, Hindistan, Endonezya gibi ülkeler açısından bu adaletsiz işleyiş, sürdürülebilir olmaktan çıktı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi başta olmak üzere, uluslararası kuruluşların yapılarının değişme zamanı geldi. Daha geniş, daha adil, daha etkin bir temsil niteliği kazanmayan uluslararası kuruluşların, gelecekte varlıklarını ve işlevlerini sürdürebilmeleri giderek zorlaşıyor.”

Suriye’de 20 aydır bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden insanlık dramına, bütün çabalara rağmen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin müdahale etmediğini anlatan Erdoğan, “Şu anda Suriye’de 30 bini aşkın insan öldürülmüştür. 7′den, 70′e. Kadın-erkek demeden. 250 bin insan ülkesinin dışındadır. Bunun 100 bini Türkiye’dedir, bizim misafirimizdir. Ülkesinin içinde 2.5 milyon Suriyeli evlerinden ayrı yerlerde, kaçak-göçek yaşamaktadır. Her an korku içindeler. Bu, Esed rejimine her gün onlarca, yüzlerce insanı öldürme konusunda cesaret veren, adeta yeşil ışık yakan bir tutum var ortada. Peki bu tutum nedir? Bunun kaynağı nerededir? Uluslararası kuruluşların sesi, ciddi anlamda çıkıyor mu? Maalesef çıkmıyor. Sıradan bazı ifadelerle günü kurtarmanın hiçbir anlamı yok. Burada olması gereken neyse, bunun yapılması gerekiyor. 5 daimi üyeden bir tanesi, iki tanesi ne diyecek diye bekleyecek olursak o zaman Suriye’nin akıbeti gerçekten çok tehlikeli ve insanlık tarihe bunu, unutulmayacak ifadelerle kazıyacaktır” diye konuştu.

“BM, bugün Suriye’de de acizlik içindedir”

20 yıl önce Balkanlar’da, Saraybosna’da, Srebrenica’da, Tuzla’da yüz binlerce insanın katline seyirci kalan Birleşmiş Milletler’in bugün Suriye’de de acizlik içinde olduğunu ifade eden Erdoğan, şunları kaydetti: “20 yıl önceki bu gaflet, uluslararası toplumun Soğuk Savaş’ın bitimiyle ortaya çıkan sorunlarla baş etmekte hazırlıksız yakalandığı şeklinde izah ediliyordu. Peki bugün Suriye konusunda sergilenen acizliğin, adaletsizliğin nasıl bir açıklaması olabilir? Suriye’deki olaylar karşısında etkin bir politika ortaya koyamayan Güvenlik Konseyi’nin, dünyanın diğer bölgelerindeki mağdurlar, mazlumlar nezdinde hızla meşruiyetini kaybettiğinin bilinmesini istiyorum.”

“Adalet, Suriye halkının da hakkıdır”

“Adalet, Suriye halkının da hakkıdır. Adaleti tayin yetkisi Esed’in değildir, Suriye halkınındır. Suriye’de yaşananlar, bu ülke halkının özgürlük, refah, hak mücadelesinden başka bir şey değildir” diye konuşan Erdoğan, Türkiye’nin, bölgeyi ve giderek dünyayı tehdit eden bu sorun karşısında, en başından beri, adalete, hakkaniyete, kardeşlik hukukuna uygun bir politika izlediğini ve izlemeye devam edeceğini belirtti. Uluslararası kuruluşlardan da bir an önce aynı adaletli, hakkaniyetli, duyarlı tutumu benimseyip gereğini yapmalarını beklediklerini ifade eden Erdoğan, Suriye’deki kayıpları sadece istatistiki bir bilgi olarak gören anlayış değişmedikçe insanlığın vicdanının huzur bulamayacağını dile getirdi.

“Adaleti bütün alanlarda sağlamak durumundayız”

Suriye’de her gün onlarca, yüzlerce insan ölürken, hala “bu durumdan nasıl bir çıkar sağlayabilirim” düşüncesiyle hareket edenler bulundukça insanlığın yüzünün kızarmaya devam edeceğini belirten Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Masum çocukların, kadınların, insanların kanı, kirli siyasi hesapların üzerinden akıp gitmeye devam ettikçe kimse huzur bulamayacak. Aynı şekilde, terörizmle mücadelede ‘senin teröristin, benim teröristim’ ayrımı yapanlar oldukça kimse kendi geleceğinden emin olamayacak. İnsan hayatı karşısında ortak değerler ve politikalar oluşturup uygulayamayan bir küresel düzenin, adalet, hakkaniyet, özgürlük iddiası inandırıcı olabilir mi?

Bunun için dünyanın, bilhassa uluslararası düzende belirleyici konumda bulunan ülkelerin ve kuruluşların, yapısal reformlarla beraber köklü bir zihniyet değişimine ihtiyaçları olduğunu düşünüyoruz. Adaleti, siyasi karar alma mekanizmalarıyla birlikte, ekonomide, sosyal konularda, kültürel ilişkilerde ve hayatın diğer bütün alanlarında da sağlamak durumundayız.
Yoksullukların, yolsuzlukların önüne geçilmesi, şeffaf yönetimlerin tesisi, katılımcı demokrasinin güçlendirilmesi gibi alanlardaki arayışları da bunun dışında göremeyiz. Günümüzde bunların hepsi de, birbiriyle ilişkili, birbirlerini etkileyen, birbirlerini destekleyen konulardır.”

“Batı, artık dünyanın tek merkezi değildir”

Gelişmiş ülkeler diye ifade edilen karar mekanizmalarını ellerinde bulunduran devletlerin, dünyada ağırlık merkezlerinin artık değiştiğini, yeni ağırlık merkezleri ortaya çıktığını kabul etmek mecburiyetinde olduğunu söyleyen Erdoğan, şunları kaydetti: “Batı, artık dünyanın tek merkezi değildir. Kuzeyiyle, güneyiyle, doğusuyla dünya çok merkezli bir yapıya dönüştü, dönüşmeye devam ediyor. Bu gerçek, sadece siyasi çerçeveyle sınırlı değil. Aynı şekilde ekonomik olarak da dünya yapısal bir dönüşüm içinde.

Örneğin, geçtiğimiz yıl ilk defa OECD dışı ülkeler dünya ekonomik çıktısının yarısından fazlasını gerçekleştirdi. Bunun üzerinde durmak lazım. Yine 2011′deki küresel ekonomik büyümenin, yüzde doksanından fazlasını gelişmekte olan ekonomiler sağladı. Burası da önemli. Bu yeni durum karşısında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemin ekonomik dengeleri üzerine inşa edilen kurumlar, artık ihtiyaca cevap veremez hale geldiler. Burada da daha adaletli, daha hakkaniyete uygun bir kurumsal dönüşüme ihtiyaç var. Mevcut güç dengesini daha doğru bir şekilde yansıtan G-20 oluşumunu, bu bakımdan üzerinde önemle durulması ve dikkate alınması gereken bir yapı olarak görüyoruz. Türkiye olarak, 2015 yılında dönem başkanlığını devralacağımız bu oluşumun, başta az gelişmişlik ve gelir dağılımı olmak üzere tüm küresel meselelerde daha fazla sorumluluk üstlenmesine çalışacağız.”

Başbakan Erdoğan, küresel ekonomik krizin yaşandığı ülkelerde toplumsal gruplar arasındaki gelir uçurumunun tehlikeli bir şekilde büyüdüğünü kaydederek, yine de asıl büyük trajedinin, dünyanın diğer bölgelerinde yaşanmaya devam ettiğini söyledi. Bugün dünya nüfusunun yarısının günde 2,5 dolarla yaşamak durumunda bulunduğunu ifade eden Erdoğan, her yıl 2,5 milyon çocuğun, sırf aşılanmadığı için hayatını kaybettiğini, 120 milyon çocuğun ise herhangi bir eğitim imkanından mahrum şekilde hayatını sürdürdüğünü anlattı.

Erdoğan, BM tarafından büyük umutlarla ilan edilen “Binyıl Kalkınma Hedefleri”nin, insanlığın büyük bölümü için bugün çok uzak göründüğünü vurgulayarak, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bu sorunların, küresel krizle daha da derinleşmesi ve yaygınlaşması, uluslararası barışı ve güvenliği tehdit edecek boyutlara doğru gidiyor. Küresel gelir dağılımını daha adaletli hale getirecek bir yeni düzenin kurulması, yoksullukla etkin mücadele, sürdürülebilir kalkınma gibi hususların bütün ülkeler için öncelikli hale geldiğini görüyoruz. Bilhassa yükselen ekonomilerin, bu konuda önemli sorumluluklar üstlenmesi gerekiyor. Türkiye olarak, sorumluluklarımızın bilinci içinde, bu doğrultuda aktif çalışmalar yürütüyoruz. En az gelişmiş ülkelerle işbirliği, dış politikamızın temel hedeflerinde ön sıralarda yer alıyor. Geçtiğimiz yıl en az gelişmiş ülkeler için düzenlenen BM Zirvesi’ne ev sahipliği yaptık. Bu konuda önümüzdeki 10 yılın yol haritası olan İstanbul Eylem Planı’nın hazırlanmasına önemli katkılarda bulunduk. Eylem planı doğrultusunda önümüzdeki 5 yıl içinde söz konusu ülkelere 200 milyon lira hibe katkısı sağlamayı taahhüt ettik. Bunun da ötesine geçerek, uluslararası işbirliği ve koordinasyon ajansımız TİKA’nın faaliyetlerini dünya geneline yayılacak şekilde genişlettik. TİKA bugün 5 kıtada, 100 ülkede faaliyet yürüyor. Türkiye’nin az gelişmiş ülkelere yönelik bu yılki kalkınma yardımlarının tutarı 1,5 milyar dolara ulaştı. Az gelişmiş ülkelere yardım elimizi uzatmayı, vicdani sorumluluğumuzun gereği ve insanlığın adalet özlemini giderecek bir misyon olarak görüyoruz. Bizim bu çabalarımızın, diğer ülkeler için de örnek teşkil etmesinden memnuniyet duyuyoruz.”

“Somali halkını bundan sonra da yalnız bırakmayacağız”

Başbakan Erdoğan, Türkiye olarak son bir sene içinde Somali’ye yaptıkları yardımların bu ülkede meydana getirdiği muazzam olumlu değişimi bizzat gördüklerini ifade ederek, daha geçen seneye kadar kendi kaderine bırakılan ve adeta bir insanlık trajedisine mahkum edilen Somali’nin, bugün Türkiye’nin öncülüğünde başlatılan uluslararası yardım ve ilgi sayesinde yeniden ayağa kalktığını söyledi.

Ülkedeki terör ve iç savaş ortamının giderek etkisini kaybettiğini, ekonomik ve sosyal kalkınma çabalarının olumlu etkilerinin görülmeye başlandığını belirten Erdoğan, “Somali halkı artık geleceğe umutla bakıyor. Somali halkını bundan sonra da yalnız bırakmayacağız. Uluslararası camiadan da, vicdan ve adalet anlayışı doğrultusunda Somali halkının yanında yer almaya devam etmesini bekliyoruz. Aynı şekilde Myanmar’da, Arakan’daki insanların da şu anda terk edilmişliğini, ihmal edilmişliğini görmemezlikten gelemezdik, şu anda elimizi uzatmanın gayreti içindeyiz, mücadelesi içindeyiz” dedi.

“Din ve Adalet”

Başbakan Erdoğan, bu toplantının önemli konu başlıklarından birinin de “Din ve Adalet” teması olduğuna inandığını ifade ederek, yeryüzündeki tüm dinlerin, insanların barış içinde, adalet içinde bir arada yaşayabilecekleri bir düzen arayışı içinde olduğunu vurguladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasına şöyle devam etti: “Dünyamızı dini inanışlar üzerinden bölmeye çalışanlar, her şeyden önce işte bu barış ve adalet arayışına zarar veriyorlar. Bunun en çarpıcı örneklerini Batı dünyasının bölgemize bakışında görüyoruz. Avrupa’da, ekonomik ve sosyal şartların ağırlaşmasına bağlı olarak aşırı unsurların etkinliklerinin artması, yabancı düşmanlığını, özellikle İslamofobiyi kaygı verici boyutlara taşıdı. Bilindiği gibi benzeri bir süreç 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD’de yaşanmıştı. Amerika ve Batılı ülkeler, İslam ile terör ve şiddeti özdeşleştirmek gibi vahim bir hataya düşerek, kendi vatandaşları arasında Müslümanlarla ilgili ön yargılar oluşmasına yol açıyorlar. İslamofobiyi bir başka açıdan ırkçılığın tezahürü olarak görüyoruz. Bu çarpık anlayış, sadece Batılı ülkeler için değil, bütün dünya için de giderek büyüyen bir tehlike haline geliyor. Kelime anlamı itibarıyla barış, yani silm anlamına geliyor ve barış anlamına gelen bu kelimeyi, dolayısıyla bu dini, terörle özdeş hale getirme gayreti içerisine girenler aslında dünyadaki terör anlayışına, terörizme destek veren anlayışlardır. Bunu da burada ifade etmek istiyorum. Her dinin, her inancın mensupları arasından teröristler çıkabilir, o ayrı bir konu. Ama o inancın, düşüncenin içerisinden bir teröristin çıkması, o dinin terörizmi teşvik ettiği anlamına gelmez. Her iki taraftaki aşırı unsurlar, bu şüphe ve kutuplaşma ortamını genişletmek, derinleştirmek için her türlü çabayı gösteriyorlar. Son olarak, İslam’a ve Peygamberimize hakaret içeren, bu haliyle nefret ve kışkırtma aracı olmaktan başka amaç gütmeyen bir filmden dolayı yaşananlara hep birlikte şahit olduk. Masum insanlara yönelik şiddeti hiçbir şekilde kabul edemeyiz, mazur göremeyiz. Ama düşünce özgürlüğü adı altında Müslümanların inançlarına, kutsal değerlerine hakaret edilmesini de aynı şekilde kabul edemeyiz. İslamofobi eğilimleri kullanılarak nefret suçları işlenmesine, adalet ve hakkaniyet ilkelerini benimsemiş hiçbir devlet izin veremez, vermemelidir. Bu tür olaylar, sadece vuku bulduğu ülkeleri etkilemekle kalmıyor, bütün dünyanın barış ve istikrarını tehdit edecek boyutlara ulaşabiliyor.”

“İstanbul Küresel Forumu’nun bu çerçevede önemli bir platform olabileceğine inanıyorum”

Başbakan Erdoğan, “Biz sevgili Peygamberimizin peygamberliğine iman ettiğimiz gibi, Hz. İsa Aleyhisselam’ın peygamberliğine de iman ederiz, Hz. Musa Aleyhisselam’ın peygamberliğine de iman ederiz. Şerhsiz, şüphesiz iman ederiz. Farklı inançlarda olanlar iman etmeseler de biz iman ederiz. Çünkü bizim ki sipariş üzerine iman değildir, inancımızın gereğidir” dedi.

Başbakan Erdoğan, geçen ay İstanbul’da, farklı inançlara sahip dini önderlerin katılımıyla Orta Doğu’da barışın nasıl sağlanabileceğinin tartışıldığı bir toplantı yapıldığını hatırlatarak, bu toplantıda dini önderlerin, yeni Orta Doğu’nun inşasında bütün dinlerin eşit haklara sahip olacağı konusunda görüş birliğine vardıklarını anlattı.

“Aşırılık hiçbir zaman adalet üretmez”

Bir yandan böyle güzel gelişmeler yaşanırken, diğer taraftan aşırılıkların adeta teşvik edildiğini, aşırılığın hiçbir zaman adalet üretmediğini kaydeden Erdoğan, şöyle konuştu: “Adalet ancak dengeyle, itidalle, yani orta yol ile sağlanabilir. Biz, bütün dinlerin ve mensuplarının açıkça tahrikinin nefret suçu olarak kabul edilmesini, bunun önüne geçecek tedbirler alınmasını istiyoruz. İfade özgürlüğü ile insanların inançları ve kutsal değerlerinin korunmasını bir arada sağlamanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Medeniyetler çatışması beklentisi içinde olanlara, bunun senaryolarını pazarlayanlara verilecek en güzel cevap işte bu dengeyi sağlayacak formüllerin üretilip hayata geçirilmesidir. Bildiğiniz gibi bu çerçevede, İspanya ve Türkiye’nin öncülüğünde 2005 yılında başlatılan, bilahare bir BM projesine dönüşen Medeniyetler İttifakı girişimini önemli bir çaba olarak görüyoruz. Medeniyetler İttifakı Dostlar Grubu’nda halihazırda 106 ülke ile 23 bölgesel ve uluslararası kuruluş var. Bunlar buraya üye. Bu haliyle, BM’nin en geniş katılımlı girişimi konumunda bulunan Medeniyetler İttifakı, kültürler ve dinler arası diyalog açısından uluslararası düzeydeki en önemli proje haline geldi.”

Erdoğan, İslam karşıtlığı ve yabancı düşmanlığının yol açtığı tehlikeler karşısında, Medeniyetler İttifakı girişiminin daha da güçlendirilmesi için, Dostlar Grubu üyeleriyle birlikte çabalarını kararlılıkla sürdüreceklerini söyledi.

Müslümanların Habeş Kralı’na sığınması

Farklı inançlara mensup insanların, adalet, hakkaniyet, hukuk çerçevesinde bir arada yaşaması konusunda zengin örneklere sahip bir medeniyetin mensupları olduklarını anlatan Erdoğan, şöyle devam etti: “İslam’ın ilk yıllarında Mekke’deki müşriklerin zulmünden kaçan Müslümanlar, Peygamberimizin tavsiyesiyle Habeş Kralı Necaşi’ye sığınmışlardı. Bu çok anlamlıdır. Habeş Hükümdarı Necaşi, Müslüman değildi. Ama adaletli bir kraldı. Müslümanlar, kendi dinlerine mensup olmamasına rağmen, adaletine güvendikleri için Necaşi’nin yanına gitmekte, onun koruması altına girmekte tereddüt etmediler. Aynı şekilde, adalet timsali olan Hazreti Ömer, Kudüs’ü fethettiğinde, Hristiyanların, Yahudilerin ibadethanelerine dokunmadı, herkesin inancı doğrultusunda hayatını sürdürmesini sağladı. Osmanlı Devleti, Museviler İspanya’da zulme uğradığında, derhal gemilerini gönderip onları bu topraklara getirerek hayatlarını kurtardı. Bunun karşılığında onlardan Müslüman olmalarını da istemedi; onların kendi topraklarında adalet içinde, güven içinde yaşamalarını sağladı.”

“Tarih adil bir bakış açısıyla okunmalı”

Erdoğan, forumun konu başlıklarından birinin de “Adalet ve Tarih” olduğunu ifade ederek, tarihin de adil bir bakış açısıyla okunmasının zorunluluğuna dikkati çekti.

Tarihi seçkinlerin tarihinden ibaret görmenin, her şeyden önce insanlığın kendisine haksızlık olduğunu vurgulayan Erdoğan, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Geçmişte yaşanmış olayları, bütün yönleriyle ve bütün taraflarıyla ortaya koymayan bir tarih, insanlığın ortak hafızasına sırtını dönmüş demektir. Halbuki geçmişte kuvvetliler kadar zayıflar da vardır. Geçmişte zafer kazananlarla birlikte mağluplar da bulunuyor. İnsanlığın geçmişi Avrupa’dan, Amerika’dan ibaret değildir. Asya, Afrika, Orta Doğu, Balkanlar, Latin Amerika ve dünyanın diğer bölgelerindeki insanların da tarih anlatımında adaletli bir şekilde yerlerini almaya hakları var. 100 yıl, 200 yıl önce yaşanmış olayları, bugünün siyasi, ekonomik ve sosyal farklılıklarını aşan bir adil hafıza ile ortaya koymak gerekiyor. Aksi takdirde tarihi de adaletsizle malul bir hale getirmiş oluruz. Türkiye olarak, tarihin adaletsiz yorumlanışının sıkıntılarını uzun zamandır yaşıyoruz. Bunun için tarihin adaletli anlatımı konusunda başlatılacak bütün girişimleri desteklemeye hazırız.”

Adalet ve Sanat

Forumun bir başka tartışma başlığı olan “Adalet ve Sanat” konusunu da isabetli ve önemli gördüğünü belirten Erdoğan, sanatın toplumu etkileme gücünün, adalet duygusuyla birleştiğinde, etkisini katbekat artıracağına inandığını söyledi.

Sazın tınısından, ressamın tuvalinden, yönetmenin vizöründen, aktörün mimiklerinden özü adaletle yoğrulmuş eserler çıkmasına ihtiyaç bulunduğunu belirten Erdoğan, şöyle konuştu: “İnsanlık kritik bir yol ayrımında. Karşımızda büyük riskler ve belirsizlikler yanında, büyük fırsatlar da var. Bu sürecin herkesin yararına olacak şekilde yönlendirilebilmesi, küresel vicdanın insanların adalet beklentilerini karşılayacak şekilde harekete geçirilebilmesine bağlı. Bu konuda hepimize düşen sorumluluklar bulunuyor. Devlet adamları, sivil toplumu, her kesimden kanaat önderleriyle dünyamızın adalet merkezli bir anlayışla yeniden yapılanmasına katkıda bulunmalıyız. İstanbul Küresel Forumu’nun bu çerçevede önemli bir platform olabileceğine inanıyorum. Bu doğrultuda üzerimize düşenleri yerine getirmeye hazırız.”

Forumun başarılı geçmesini dileyen Erdoğan, düzenleyenlere ve katılımcılara teşekkür etti. Başbakan Erdoğan, konuşmasının ardından forumun oturum konuşmacılarıyla fotoğraf çektirdi.