EN

Türk-Arap İlişkileri Amman’da Masaya Yatırıldı


‘Geçmişten Geleceğe Türk-Arap İlişkileri Çalıştayı’, Koordinatörlüğümüz destekleriyle 29 Aralık 2012 Cumartesi günü Ürdün’ün başkenti Amman’da gerçekleştirildi. Türkiye’den Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) ve Ürdün’den Arap Düşünce Forumunun (ATF) ortaklaşa düzenlediği toplantıda, iki ülke ilişkilerinin yanısıra, bölgedeki son gelişmeler tartışıldı.

Devamını Göster »
Her iki ülkeden uzman ve akademisyenlerin katılımıyla düzenlenen çalıştayda, geçmişten geleceğe Türk-Arap ve Türkiye-Ürdün ilişkileri tüm boyutlarıyla değerlendirildi. Toplantıda ayrıca diplomatik, kültürel, sosyal, akademik ve sivil toplum ile ilgili konular tartışıldı ve özellikle Arap dünyasında son dönemde yaşanan köklü değişiklikler dikkate alınarak, ilişkilerin geleceğine odaklanıldı.

Araplar ve Türklerin tarihin derinliklerinden kalma ilişkileri, 20. Yüzyılda büyük ölçüde askıya alınmışken, 21. Yüzyılın başından itibaren, Türkiye’nin dış politikasını komşularla işbirliği çerçevesine oturtması ile yeniden ivme kazandı. Bu çerçevede toplantıyı düzenleyen her iki kurum da, bugüne kadar bölgedeki bu tartışmalara büyük katkılar sundu. SDE, Türkiye’nin Arap Dünyasına açılımında önemli katkılar sağlayan düşünce kuruluşlarından biri oldu. Aynı şekilde Arap Düşünce Forumu da kalkınma ve liberalleşmeye büyük katkılar sunarken Arap Dünyasında günümüzde yaşananları anlamak ve anlamlandırmakta büyük rol oynadı.

Amman’da gerçekleştirilen ve gün boyunca devam eden çalıştay, Ürdünlüler ve Ürdün’de yaşayan Türkiye vatandaşları tarafından ilgiyle takip edildi. Genelde Arap Dünyası ve Türkiye ilişkileri özelde ise Ürdün-Türkiye ilişkilerinin diplomatik, ekonomik, kültürel, akademik ve sivil toplum olmak üzere çok boyutlu şekilde konuşulduğu ve tartışıldığı çalıştay iki oturum, her oturum sonrası yapılan tartışmalar ve kapanış oturumuyla son buldu.

AÇILIŞ KONUŞMALARI

Arap Düşünce Forumu Genel Sekreteri Dr. El-Sadık El-Fakih: “Arap-Türk ilişkileri son zamanlarda büyük bir hızla gelişiyor. Düşünce kuruluşlarının bütün bu ilişkilerin sahih bir istikamette gelişmesinde kurucu, fiili ve yardımcı bir rolü olmaktadır. Bu rolün her taraf için yararlı sonuçlar doğurması beklenmelidir. Tarih boyunca Araplarla Türklerin çok ortak yönleri, yararları, kültürleri olmuştur ve halen vardır. Bu ortak özellikleri, kaderi, tarihi unutmamak gerekiyor. Bu tarih içinde bazı hatalar, bu tarihin yanlış okumaları var ancak bu yakınlaşmaların ortaya çıkaracağı yeni okumalarla doğru olan tarihe ulaşmaları gerekiyor. Bu tarihe ulaşmak hepimizin yararına olacağından aradaki yanlış okumaları, yanlış ifadeleri ayıklamamız gerekiyor. Toplumlarımızın genel yararına göre önceliklerimizi tespit edip bu öncelikler muvacehesinde tekrar geçmişte uzun dönem boyunca ilişkilerin yaşadığı kopukluğu bir daha yaşamamak için gerekli önlemleri almamız gerekiyor. Bunun için birbirimizi biraz daha iyi anlamamız gerekiyor tabii ki.

Türkiye’de bu tür bir değişime gözümle şahit olduğumu söyleyebilirim. Muhakkak ki bu tür toplantıların da çok büyük bir etkisiyle Türkiye toplumu başkalarını anlama, özellikle Arap dünyasına doğru daha iyi bir açılım sergileme noktasında büyük bir istek duymaktadır. Bu açılımların daha fazla ve olumlu bir biçimde sürdürülebilmesi için daha fazla açılım gerekir. Esasen tarih boyunca bizi birbirimizden ayırmış olduğunu söylediğimiz o yanlış ve önyargılı tarih okumalarının tarihsel ve kültürel bir derinliği olmadığını kaydetmemiz gerekiyor. O okumalar ve önyargılara dayalı okumalar alabildiğine biçimsel ve yüzeysel kalmaktadır. O yüzden halkta bu ilişkilerin daha iyi olması yönünde daha büyük bir itki var.

Kısaca bütün bu olumlu faktörler işte bu tür toplantıların düzenlenmesinde bize en çok yardım eden unsurlardan biridir. Öncelikle Türkiye’nin yaşadığı veya yaşamakta olduğu dönüşüm bu tür alışverişlerin veya yakınlaşmaların ortaya çıkmasını daha da kolaylaştırmaktadır. Aynı şekilde Arap dünyasının hâlen içinden geçmekte olduğu aşamalar da bu tür buluşmaları kolaylaştırmakta hatta teşvik etmektedir. Aslında Türkiye’nin bu açılımlarına mukabil Arap dünyası eski halinde kalmaya devam etmiş olsaydı işlerin daha da karmaşık hale gelebileceğini kaydetmek gerekiyor. Hüsnü Mübarek bir zamanlar çağırdığı tarihçilere içinde “Türk Fethi” geçen bütün deyimleri “Türk Savaşı” ile değiştirmelerini istedi. İşte bu tavır, devam etmiş olsaydı, Arap-Türk ilişkilerini kötü etkileyecek olumsuzlukların en önemli işaretini oluşturuyordu.

Ayrıca hem Türkiye’nin kültürünün, sanatının, edebiyatının Arap dünyasında, Arap dünyasının da yine sanatı, edebiyatı ve kültürünün Türk dünyasında nasıl bir yumuşak güç olarak etkide bulunduğunu ve bu etkiyle ilişkileri ayrışmaz bir bütüne dönüştürüyor olduğunu biliyor buna şahit oluyoruz. Bu tür buluşmaları yapmamızı kolaylaştıran unsurların çok olduğunu böylece bir kez daha ifade ettikten sonra ortak çalışmalar için zeminimizin zannettiğimizden daha güçlü olduğunu söyleyerek bu buluşmanın bir ilk adım sayılmasını diliyorum.”

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay: “Türkiye’de bir hesaba göre üç milyona yakın Arap nüfus vardır. Siirt, Mardin, Urfa, Antakya, Adana, Mersin’de önemli bir nüfus evlerinde veya kendi aralarında Arapça konuşmaktadır. Bu açıdan Türkiye birçok Arap ülkesinden daha fazla Arap nüfus barındırmaktadır. Ancak sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, sayın Dr. El-Sadig El-Refig’in de belirttiği gibi Arap dünyası ile Türk dünyası arasında büyük bir kopukluk yaşanmıştır. Aslında sadece Arap ve Türk dünyası arasında değil, Arap ülkelerinin kendi aralarında da bu kopukluğun aynısı yaşanmış ve sömürge dönemlerinde bu kopukluk belirleyici bir rol oynamıştır. O yüzden bu küresel dönemde, bu küresel dünyada bütün toplumların birbiriyle iletişime ve ilişkiye geçmesi esas iken Müslüman halklar arasında, Arap ve Türk halklarının kendi aralarında veya kendi içlerinde bu iletişimi bir türlü kuramıyor olması hepimiz için büyük bir ayıptır. Esasen bu kopukluk hepimizi zayıflatmakta ve her bir ülkeyi veya toplumu kendi içinde bir hapishaneye kapatmakta ve onları alabildiğine dezavantajlı kılmaktadır. Oysa bu buluşmaları gerçekleştirmek bu hapishanelerimizden kurtulabilmemiz açısından zaruri görünüyor, aksi takdirde kendi ayaklarımıza kendi prangalarımızı vurmuş oluyoruz. O yüzden aydınlarımızın, sivil toplum unsurlarımızın ve düşünce merkezlerimizin kendi devletlerine bu açılımı destekleyici anlamda bir teşvik ve baskı yapması gerekiyor.

Bu küresel dünyanın birçok yerinde yeni ve başarılı ilişki ve birlik modelleri gelişmiş. Avrupa Birliği bu modellerden sadece bir tanesidir ve birçok ülkeyi kendi içlerinde bağımsız olarak bıraksa da aralarında tesis edilen yeni ilişki ve işbirliği modelleriyle birbirleriye irtibatlandırdı. Böylece vizelerin kaldırılması ve serbest dolaşım modelinin gelişmesiyle Avrupa ülkeleri arasında refahın paylaşımı, seyahat özgürlüğünün artırılması ve her türlü yönetim kalitesinin artırılması gibi bütün halkların aynı anda kazançlı çıktıkları bir birlik oluşmuş oldu. Bu süreç içinde Avrupa bir bütün olarak paylaşırken bu süreçten zararlı çıkan hiç kimse olmadı. Benzer bir birlik modeli üzerinde biz de durarak bizi kaderimize mahkûm eden, bizi bir kadere mecbur eden bu hapishanelerimizden kurtulmanın yollarını arayabiliriz. Kültür, insan hakları, ekonomi ve yönetim tecrübesi bakımından bir sürü açıdan Türklerle Araplar arasında, Arapların kendi aralarında hatta Orta Asya ülkeleriyle çalışılabilecek benzer birlikler yoluyla benzer bir açılım denenebilir.

Esasen bu tür açılımlar hepimizin özgürlüklerini ve kalitelerini daha da artıracaktır. Bu yüzden biz bir sivil toplum kuruluşu olarak bunu kendi üzerimize bir vazife olarak gördük. Belki devletlerimiz üzerinde bu istikametteki politikalar için baskılar yapmanın yanı sıra kendi inisiyatifimizle kendi mukabilimiz olan akademisyenler arasında platformlar oluşturma yoluna girdik. Bu çerçevede 2010 yılının Aralık ayında Tunus’taki hadiseler başlamadan sadece bir hafta önce Ankara’da Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi’ni toplamamız nasip oldu. O toplantının açılış ve konsept konuşmalarında aramızda kurduğumuz iletişimde üçüncü dile olan bağımlılığın üzücü bir durum oluşturduğunu, Arapları anlamak için Avrupa dillerinden birine müracaat etmek zorunda olmamızın ne kadar ayıp olduğunu vurguladık. Ancak bu toplantı ve aslında benzer birçok toplantıda ortaya çıkan bir gerçek de bu üçüncü dil gerçeğinden ayrı olarak aramızda tedavülde bulunan ideolojik önyargılara dayalı dil. Örneğin Türkler arasında Arapların olumsuz algısı, Arapların bizi arkamızdan vurmuş olduğuna dair yaygın kanaat ciddi bir ideolojik bariyer oluştururken, Araplar arasında da Osmanlı’nın Arap ülkelerini asırlarca sömürmüş olduğuna dair ciddi ideolojik yargılar vardı. Bir çok kesimde halen devam eden önyargılar bunlar. Oysa yeni bir tarihsel dönemdeyiz, yeni bir çağdayız şu anda. Tabii ki tarihte olanları değiştirmemiz mümkün değil. Ancak tarihte olanlara daha sağlıklı bir tarih felsefesiyle bakış açımızı değiştirebiliriz. Böylece geleceğe daha sağlıklı bir hazırlık yapabiliriz. Aslında tarihe bakış açımızı ancak yeni ve güçlü güncel ilişkiler kurarak değiştirebiliriz. Bu ilişkileri yeniden kurup geliştirmemiz gerekiyor, böylece birbirimizden kopmuş olan kardeşler olduğumuzu yeniden hatırlar ve gereğini yaparız.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanı Kemal Yurtnaç: ”Hepinizin bildiği gibi son yıllarda, son on yıllarda hızla değişen dünya düzeni, uzun süren önyargıların ve bu önyargıların oluşturduğu problemlerden dolayı uluslararası ilişkilerde çeşitli gerginlikler yaşanmasına neden olmuştur. Bu çerçevede, bölgedeki ülkeler yeni oluşumlar içerisinde. Bizde ülkeler olarak bu oluşumlarla hep birlikte hareket etmenin düşüncesi içerisindeyiz. Bizler Arap toplumunu kardeş ve akraba olarak görüyoruz ve bu dostluğu da göstermek için elimizden gelen gayreti göstermek istiyoruz. Bu kapsamda başbakanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bu bölgede kardeşlikten, dayanışmadan, karşılıklı işbirliğinden başka hedefimiz yoktur. Nitekim ekonomik, kültürel ve sosyal hayatta gün geçtikçe dünyadaki uluslar birbirleriyle daha sıkı ilişkiler içerisine girmektedir.

Bu çerçevede 2000’li yıllardan itibaren Türkiye devleti de çeşitli yapılanmalara gitmiştir. Örneğin TİKA gibi teknik ve kalkınma yardımı yapan bir kuruluşu daha hareketli hale getirdik. Diğer taraftan kültürümüzün dünyada tanıtılması ile ilgili çalışmaları yapmak üzere Yunus Emre Vakfı’nı kurduk. 2010 yılından itibaren de başkanlığını yürüttüğüm başbakanlığa bağlı olarak çalışan Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nı kurduk. Bu topluluk, tarih sahnesine beraber yaşadığımız ülkelerle birlikte hareket edecek ve bu hareketi daha da zenginleştirecek çalışmalar yapmaya adaydır. Bu vesileyle başında olduğum kurumu size kısaca tanıtmak istiyorum. Bir taraftan 50 yıldan fazladır yurtdışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları var. Onların sorunları ile ilgilenirken diğer taraftan tarih sahnesinde beraberce yaşadığımız soydaş akraba topluluklarımız var. Yani Arap toplumu var, Balkanlar var, Kafkaslar var. Bir diğeri de yurtdışında Türkiye’ye lisans, yükseklisans ve doktora eğitimi için gelen üniversite öğrencileri var ki bu öğrencileri Türkiye’nin diğer ülkelerle irtibatını sağlayacak ve ülkeler arasında köprü görevini yapacak kişiler olarak görüyoruz.

Biz şuna inanıyoruz. “Tüm inananlar kardeştir” bu prensipten yola çıkarak toplumlar arasındaki zenginliklerin ve farklılıkların bir zenginlik olduğuna inanıyoruz. Kuranı Kerim’de Cenabı Hak insanları kavimler halinde yarattığını beyan ediyor. Bu kavimlerin bugünkü millet fikrine tekabül ettiğini de biliyoruz. Peygamber efendimiz veda hutbesinde “rabbiniz birdir, babanız da birdir, hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arab’ın Arap olmayana Arap olmayanın da Arap olmayan üzerinde üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur” buyuruyor.

Buradan çıkarılması gereken şey şudur. Milletlerin birbirlerine üstünlük arayışına girmesi yerine milletlerin bir zenginlik olduğunu, onların oluşturduğu kültürün bir zenginlik olduğu düşüncesiyle hareket edilmeli. Bunu bir renk olarak almalıyız. Milletler var olacaktır ama kesinlikle ırkçılık yapmayacağız. Irkçılık taraftarı olmayacağız ve ırkçılık taraftarı düşüncesi dünyanın neresinde olursa olsun toplumları bölmüştür. Önemli olan toplumlardaki ortak değerlerin inşasıdır. 400 yıldır beraber yaşadığımız bu coğrafyanın insanı canı yürekten bizim kardeşimizdir.

Dünyada her ülke diğer ülkelerle ortak alanlar oluşturmaya çalışıyor. Bu ortak alanlar için milyonlarca dolar para harcıyor. Oysa bu bölgedeki tüm ülkeler için söylüyorum. Bizim ortak değerlerimiz zaten var. Burada şunu özellikle ifade etmek istiyorum. Türkiye cumhuriyeti devleti son yıllarda bu tür çalışmalar yaparken acaba farklı bir hesabı var mı diye düşünülüyor. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yetkilisi olarak ifade ediyorum ki Türkiye cumhuriyetinin sınırlarını genişletme gibi hiçbir düşünceci yoktur. Temel amacımız ortak değerleri ortaya çıkartmak, buna sahip olmak. Zalimlerin ve egemenlerin bu bölgedeki ülkelerde yaptıkları olumsuzluklara karşı beraber hareket etmek. İslam’ın sunduğu evrensel barış mesajını vererek hep birlikte hareket etmektir. Bu maksatla bu toplantıyı önemsiyorum.

Bu toplantıdan akademik bir bakış açısıyla geleceğe yönelik çalışmaların olacağına inanıyorum. Bir toplumda entelektüel bir birikim olmaz ise ve bu birikime destek verilmez ise geleceğe yönelik amaçlarında gerçekleşmesi beklenemez. Tarihte yaşadığımız bu ortak birliktelik üzerine ben bu toplantıdan bir eğitim fikrinin çıkması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir Türk-Arap Üniversitesi, bölgede teşkilatlanması ve bölgenin geleceğine fikri manada destek vereceğini düşünüyorum.”


BİRİNCİ OTURUM: ARAP-TÜRK İLİŞKİLERİ

Dr. Cevad Anani:


İki ülke arasında son zamanlarda yapılan anlaşma ve projelerin sayısı 40’a yaklaştı ve bu anlaşmaların miktarı hayli yüksek miktarları bulmaktadır. Ayrıca iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde Ürdün geçmişte daha çok bir transit geçiş konumundaydı. Ama artık iki ülke arasında önemli bir gelişme başladı. Özellikle yatırımlar ve turizmin ekonomik ilişkilerin gelişmesinde rolü oldukça büyük.

Türkiye, 1980’lerden itibaren iktisadi alanda büyük bir ilerleme ve büyüme kaydetti. Turgut Özal ile birlikte başlayan açılım ve büyüme son yıllarda bir bakıma zirveye ulaştı. Bu açıdan Ürdün için de Türkiye´nin iktisadi sahadaki bu atılım ve ilerlemesi önemli bir tecrübedir.

Arap Baharı iki ülke arasındaki ilişkilere olumlu bir şekilde yansıdı. Arap Baharı’ndan özellikle Suriye´de yaşanan kriz nedeniyle tam olarak istifade edilemiyor olsa da yakın gelecekte bu ilişkiler daha iyi konuma gelecektir. Türkiye´nin son yıllardaki siyasi ve ekonomik alandaki atılımı gözden kaçmamalıdır. Ayrıca Filistin konusundaki tavır ve Davos sonrası süreç Araplar tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmaktadır. Şüphesiz bunun karşılıklı ilişkilerin gelişmesinde ve Türkiye´ye yönelik sevginin oluşmasında büyük bir rolü var.

Türkiye´nin Avrupa pazarı ile önemli ilişkileri bulunmaktadır. Su an dört Arap ülkesi Ürdün, Mısır, Fas ve Tunus Avrupa Birliği ile dostluk ve ticaret anlaşması imzalamıştır. Bu durum Avrupa pazarına Arap dünyasının girmesini kolaylaştıracaktır. Ayrıca bu elbette Ürdün ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesinde de önemli rol oynayacak bir başka husustur.

Nadia Hashim Alloul:

Kültürel ilişkiler tüm diğer ilişki biçimlerine göre daha temel bir unsura sahiptir. İktisadi ve siyasi ilişkiler değişiklikler gösterebilir fakat kültürel ilişkiler sağlıklı bir şekilde inşa edildiği takdirde diğer ilişkilerin hepsi de çok daha güçlü olacaktır. Türkiye ve Ürdün kültürel ilişkileri kuvvetlendirme noktasında önemli imkanlara sahiptir. Tarihi birliktelik, coğrafi yakınlık ve ortak değerler ikili ilişkilerin kuvvetlendirilmesine yabancı kültürlere nazaran çok daha fazla kolaylık sağlayacaktır.

Ortak tarihimizi ve medeniyetimizi unutmuş değiliz. Osmanlı geçmişi ve birikimi hala zihinlerimizde. Bu acıdan niçin ortaklıklar inşa etmeyelim. Kültürel ilişkiler sosyal ve sanatsal faaliyetleri kapsamakta. Niçin bu sahalarda ortak işler meydana getirmeyelim. Son yıllarda Türk dizilerinin Arap ülkelerinde ve Ürdün’de Türkiye´ye yönelik büyük bir teveccüh oluşturduğu ortadadır. Ayrıca birçok Ürdünlü öğrenci Türkiye´de okumakta ve hatta bazıları oradan evlenmektedir. Tüm bunlar kültürel ilişkilerin gelişmesi için büyük adımlardır.

Kral Abdullah 1945’de Türkiye’yi ziyaret eden ilk Arap lider olmuştur ve iki ülke arasında dostluk anlaşması imzalanmıştır. Buna binaen kültürel ilişkileri daha farklı sahalarda ve güçlü olarak bina etmeliyiz. Yunus Emre Enstitüsü’nün Ürdün üniversiteleriyle olan ilişkisi Türk dili ve kültürünün yayılmasında önemli rol oynamaktadır.

Öncelikle kültürel ilişkilerin siyasi ilişkileri geliştirmesi ve sonrasında da kültürel ilişkilerin gelişmesinde büyük bir adım olarak tercüme faaliyetleri gerçekleştirilmelidir. Türkçeden Arapçaya ve Arapçadan Türkçeye kitaplar çevrilmeli ve böylece paylaşım artırılmalıdır. Süleymaniye kütüphanesinden daha fazla yararlanılmalı, Osmanlı ve İslam medeniyetinin birikimi böylelikle paylaşılmalıdır.

Doç. Dr. Vehbi Baysan:

Kral Hüseyin dönemiyle birlikte Ürdün ve Türkiye ilişkilerinde gözle görülür bir ilerleme kaydedildi. İlişkilerin geliştirilmesinde öğrenci değişimi, öğretim üyesi değişimi ve akademik projelerin büyük katkısı olacaktır. Erasmus benzeri bir program ile iki ülke arasında öğrenci değişimi ve öğrencilerin Türkiye ve Ürdün’de kalmaları ilişkilerin gelişimine katkı sağlayacaktır. Aynı şekilde akademisyenlerin değişimi ve akademik projeler benzer işlevi görecektir. Kültürel ilişkilerde daha ileriye gidebilmek için bu üç alanda efor sarfetmek ve bu alanlara yönelik finansal destek sağlamak ve özel fonlar ayırmak gerekmektedir.


Prof. Dr. Muhittin Ataman:

Türkiye’deki yüksek öğrenim sistemi ve YÖK’ün yapısı hakkında bilgi veren Ataman, konuşmasında şu noktalarda değindi: Türk üniversitelerinin ve Türk yüksek öğrenim kurumunun batı, İslam ülkeleri ve doğu ile ilişkilerinde son yıllarda önemli bir artış var. Özellikle Yükseköğrenimde başörtüsü sorunun çözülmüş olması Müslüman ülkelerden bayanların artık rahat bir şekilde Türk üniversitelerinde okuyabilecekleri anlamına gelmektedir. Bu durum Türkiye´nin son yıllardaki akademik alandaki açılımına önemli katkı sağlayacaktır.

Prof. Dr. Adnan Badran:

Türk-Arap ilişkilerinin tarihine kısaca değinen Badran, Ürdün eğitim sistemi ile ilgili şu açıklamalarda bulundu: Ürdün’de yüksek eğitim için geçmişte Türkiye ve Türk üniversiteleri ziyaret edildi. Ürdün eğitim sistemi genelde Amerikan tarzı olarak nitelendirilmektedir. Ürdün olarak Amerikan sisteminden istifade etmiş olmakla beraber yüksek öğrenim sisteminin yerel olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Yermuk Üniversitesinin kuruluşunda 35 Türk akademisyen katkı sağladı ve bölümlerde görev aldı.

Ürdün üniversiteleri arasında gözle görülür bir rekabet söz konusudur. Geçmişte fakülteler kapasiteleri kadar öğrenci aldılar ve öğrenciler puanlarına göre bu fakültelere yerleştiler. Kapasitenin fazlasını almamak ciddi bir başarıyı getirdi ve bu durum model olarak alındı. Fakültelerin kapasitesinin üstüne çıkılmamaya dikkat edilmektedir. Teknoloji ve bilgi toplumu çağında olduğumuz gerçeği yüksek öğrenimi bu şartlar dahilinde formüle etmeyi zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla bu süreçte kalite en önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Esma Khader:

Ürdün’de sivil toplum alanında gelişime ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Türkiye tecrübesi Ürdün’de sivil toplumun gelişimi hususunda önemli rol oynayacaktır ve Türkiye´nin sivil toplum tecrübesi model alınması gereken bir yapıya sahiptir.

Türkiye’de oldu gibi Ürdün’de de belediyelerde halk meclisleri olmasına rağmen bu meclislerin vizyonu yeterli değildir. Bu acıdan faaliyet alanı ve yapılacak işlerin tanzim edilmesinde bazı zorluklar ortaya çıkmaktadır. Özellikle yardım derneklerinin tesisi ve tanziminde henüz sistemli bir yapı oluşturulamamıştır.

Sivil toplumun oluşmasında demokratik bir yönetimin, düşünce ve ifade özgürlüğünün, iyi yönetişimin, güçlü bir ekonominin etkisi büyüktür. Özellikle bölgede sivil toplumunun gelişmesinde bu unsurlar nedeniyle zorluklar oluşmaktadır.

Son olarak bu buluşmanın hem iki ülke arasındaki ilişkilere yansıması, ikili ilişkilerin gelişimine katkı sağlaması ve özellikle de Ürdün’de sivil toplumun gelişimine katkı sağlamasını temenni ederim.


İKİNCİ OTURUM: ÜRDÜN-TÜRK İLİŞKİLERİ

Doç. Dr. Mesut Özcan:

Türk dış politikasının farklı veçheleri üzerinde durarak özellikle Ortadoğu ülkeleri ile gelişen ilişkilerden bahseden Özcan, Türkiye´nin son yıllarda bölgesel organizasyonlarda gözlemci olduğunu ve İslam dünyasında daha aktif bir rol oynadığını vurguladı.

Eski Enformasyon Bakanı Salih al Qallab:

Sahip olunan siyasi ideoloji ve görüşleri dışarıda tutarak bir ortaklık içine girmek ve açık kalpli olarak konuları tartışmak ve diyalog geliştirmek gerekmektedir. Başta akademik, kültürel, eğitim ve iktisadi konuları kapsamak üzere her sene geniş katılımlı Türk-Arap diyalogunu artıracak toplantılar düzenlenmelidir.

Mimar Sinan’ın geçmişte Osmanlı coğrafisini inşa ettiği gibi bugün de Sinan´ın torunları Arap dünyasını yeniden inşa etmektedir.

Sivil toplum kuruluşlarının ortaklaşa faaliyetleri artırmaları için efor sarfedilmelidir. Ortak araştırma merkezleri kurulmalıdır. Arapçanın eğitim dili olarak Türk eğitim müfredatına dahil edilmesi ve Arapçanın Türkiye´de yaygınlaştırılması için çalışılmalıdır.

Tercüme faaliyetine hız verilmeli ve karşılıklı olarak eserler Türkçe ya da Arapçaya tercüme edilerek tecrübe paylaşımı artırılmalıdır. Geleceğe yönelik birlikte yatırım yapmak üzere inatçı bir şekilde caba gösterilmelidir.

Doç. Dr. Davut Ateş:

Türkiye-Arap iktisadi ilişkilerinin geliştirilmesinde serbest ticaret anlaşmalarının, vizelerin kaldırılmasının, girişimcilerin cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi hususu üzerinde duran Ateş, Türkiye ve bölge arasında ne tür bir ticaret ağı oluşturulabileceği ve ne tür ürünlerin ithal ve ihraç edilebileceğinden bahsederek “Nafta, AB örneğinde olduğu gibi bölgeselleşmeyi güçlendirmek gerekmektedir. Teknik ortaklıkları ve bölgesel temelli endüstriyel ortaklıkları ve yine Türk-Arap Üniversitesinin kurulması sağlanmalı” açıklamasından bulundu.

Eski OPEC Yönetici Kemal Kaissi:

Ortadoğu bölgesi sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynakları dolayısıyla çok önemli bir iktisadi merkezdir. Arap ülkeleri ve Türkiye enerji, iktisat ve ticaret ekseninin kalbinde yer almaktadır. Tarihi ve kültürel ortaklık dolayısıyla Türkiye ve Arap ülkeleri aynı çevrede bulunmakta ve bu nedenle benzer stratejileri benimsemelidir. Bu bağlamda ortak vizyon ve siyasi iradenin sağlanması ve bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanması bir zorunluluktur.

Kalkınmanın sürdürülebilmesi ve tüm bölgeye yaygınlaştırılması için Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki bağların güçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır.

Bölge devletleri siyasi, iktisadi ve ticari kurumları desteklemeli ve diyalog, dayanışma ve koordinasyonu teşvik etmelidirler. Bu bakımdan devletler ve sorumlu hükümetler ortak bir çevrenin oluşturulmasında, ortak siyasi iradenin tesisinde, istikrarın sağlanması ve devam ettirilmesinde bölgedeki işbirliğinin artırılmasında ciddi gayret göstermelidirler.

Eski Senatör Dr. Nabil Sharif:

Türkiye´nin yeni politikası ve özellikle de Filistin politikası Arap dünyasında memnuniyetle karşılanmıştır ve bu nedenle Türk hükümetine müteşekkiriz. Aynı şekilde Türkiye´nin Suriye krizinde izlediği siyaset de benzer şekilde Araplar nezdinde memnuniyetle karşılandı.

TRT´nin Arapça bir kanal açması bölge ile Türkiye arasında bir kapı açılmasında önemli rol oynadı. Anadolu Ajansı´nın, Yunus Emre Kültür Merkezi’nin açılması Türk kültürünün Arap coğrafyasında tanınması için büyük rol oynamaktadır. Benzer şekilde Türk dizilerinin Arap toplumlarında büyük bir etki bıraktığı açıktır. Özellikle yeni Türkiye´nin tanınması ve Türk kültürünün bölgede yaygınlaşmasında diziler önemli bir işlevi yerine getirmektedir.

Diplomatik ve siyasi sahada uygulanan politikalara ek olarak medya, iletişim ve dil alanlarındaki çalışmalar Araplar nezdinde Türkiye´nin önemini ve yerini artırmaktadır.

Bu alanda en önemli projelerden birisi tercüme faaliyetlerine şiddetli duyulan ihtiyaç dolayısıyla bu alanda ciddi çalışma gerçekleştirmektedir. Kültürlerin paylaşımında tercümelerin rolü büyük olacaktır. Ayrıca Arap dünyasında Türkçe yayın yapacak Türkiye’de de Arapça yayın yapacak kanal ve ajansların kurulmasını gerçekleştirmek ve sayılarını artırmak gerekmektedir.


Prof. Dr. Musa Shteiwi:

Sivil toplumun tesisi Ortadoğu´da demokrasinin anlaşılması ve benimsenmesi acısından önemlidir. Bu bakımdan hayır kurumları bir yana -çünkü bunlar uzun yıllardır faaliyet göstermekte- tesis edilecek kurumlar sayesinde devlet ile toplum arasında bir bağ oluşturacak, insani haklarını koruyan bir sivil toplum algısının bölgede oluşturulmasına önem göstermek gerekmektedir.

Arap dünyasında genel olarak baktığımızda sivil toplumunun rolü ve konumunun çok sınırlı olduğunu görmekteyiz. Geçmişten beri sivil toplum bölgede genel olarak kontrol altında tutulmuş ve bu nedenle ilerlemesi yeterli düzeyde olmamıştır. Türkiye ve Arap dünyası arasında su anda büyük bir açılım gerçekleşmektedir. Bu durum Arap dünyasında sivil toplumun gelişmesinde önemli bir rol üstlenecektir. Özellikle Arap devrimleri sonrasındaki yeniden inşa sürecinde sivil toplum olgusunun Arap dünyasında gelişmesinde Libya, Mısır ve Suriye gibi ülkelerde daha fazla etkinleşmesinde Türkiye´nin devlet olarak ve Türk sivil toplum kuruluşlarının büyük katkısı olacaktır. Bu nedenle Türk ve Arap sivil toplum kuruluşları arasında işbirliği ve dayanışma artırılmalı, geliştirilmelidir. Türkiye tecrübesinin Arap ülkelerinde sivil toplumun gelişmesinde katkısı ve rolü yakın gelecekte büyük olacaktır.

Doç. Dr. Cenap Çakmak:

Sivil toplum kavramına ilişkin farklı görüşlere ve sivil toplumun toplumların gelişmesindeki önemine değinen Çakmak, sivil toplumun toplumsal değişimde ve demokratikleşme sürecinde oynadığı rolü Türkiye özelinde anlattı. Türkiye´de sivil toplumun 1990’larda AB´nin etkisiyle geliştiğini vurgulayan Çakmak, sivil katılımın Türkiye ve Arap dünyası arasında karşılıklı ilişkileri artıracağını belirtti.

Prof. Dr. Hacı Duran:

Türkiye ve Arap ilişkilerinde tarihsel olarak ilmi ve akademik durum ve paylaşımına değinen, çeşitli örneklerle geçmişten beri ilmi sahada ilişkilerin olduğunu ve öğrencilerin özellikle de Türk öğrencilerin Arapça tedrisi ve İslami ilimler okumak için Arap ülkelerine gittiğini ifade eden Duran, Türklerin Arapça ve Arapların da Türkçe öğrenmesinin kültürü ve ortak birikimi korumak adına zorunlu olduğunun altını çizdi.


Prof. Dr. Muhammed El Masalha:

İki yıl önce Gazi Üniversitesi ile Ürdün Üniversitesi arasında işbirliği anlaşması imzalandı. Bu çerçevede Amman´da ortak bir sempozyum düzenlendi. Bu durum taraflar arasında akademik işbirliğinin gerçekleştirilmesi için oldukça teşvik edici bir örnektir.

Türkler ile Araplar oldukça büyük bir mirasa sahipler. Yüzyıllardır bir arada olmaları hasebiyle birçok ortak ve benzer yön bulunmaktadır. Türk ve Arap akademisyenlerin çok sayıda akademik sempozyum, program ve konferans düzenlemeleri gerekmektedir.
Amman´da düzenlenen bir günlük toplantıya Koordinatörlügümüzün yanısıra T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) ve Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı da destek verdi.
 
Çalıştay Programı

29 Aralık 2012 Cumartesi .

9:30 -10:30 Açılış Oturumu

Açılış konuşmaları
Dr. El- Sadig El-Faqih, ATF Genel Sekreteri
Prof. Dr. Yasin Aktay, SDE Başkanı
Kemal Yurtnaç, YTB Başkanı

10:30 -10:45 Kahve arası

10:45 -14:00 Birinci Oturum: Türkiye Ürdün İlişkileri


Moderatör: Doç Dr. Ahmet Uysal, SDE & Eskişehir Osmangazi Üniversitesi

• Ekonomik İlişkiler:
Dr. Jawad Anani, Ekonomi ve Sosyal Konsey Başkanı

• Kültürel İlişkiler:
Ms. Nadia Hashim Alloul, Eski Kültür Bakanı
Dr. Vehbi Baysan, Yeditepe Üniversitesi

• Akademik İlişkiler:
Prof. Dr. Muhittin Ataman, Üniversiteler Arası Kurul Genel Sekreteri
Prof. Adnan Badran, Petra Üniversitesi

• Sivil Toplum İlişkileri
Ms. Asma Khader, SG. Ürdün Ulusal Kadın Komisyonu Başkanı

14:00 -15:30 Öğle Yemeği

15:30 – 17:30 İkinci Oturum: Türk-Arap İlişkileri


Moderatör: Prof. Dr. Fayez Khassawneh, Yomruk Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı

• Diplomatik İlişkiler:

Konuşmacılar: Prof. Dr. Hasan Kösebalaban, İstanbul Şehir Üniv.
Yrd.Doc. Dr. Vehbi Baysan,
Saleh Al Qallab,

• Ekonomik İlişkiler:
Doç Dr.. Davut Ates, Selçuk Üniversitesi
Kamal Kaissi,

• Kültürel İlişkiler
Konuşmacılar: Dr. Nabil Sharif, Eski Enformasyon Bakanı

• Akademik İlişkiler:
Speakers: Prof. Dr. Haci Duran, Adıyaman Universitesi
Prof. Mohammed Adnan Al Bakheit,Rektör ,(CMA, Ürdün Üniversitesi)

• Sivil Toplum İlişkileri
Konuşmacılar: Dr. Mousa Shteiwi, SSC Başkanı
Doç. Dr. Cenap Çakmak, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi


Değerlendirme:

17:30 – 17:45 Kahve arası

17:45 - 18:30 Kapanış Oturumu


Konuşmacılar

Prof. Dr. Yasin Aktay, SDE Başkanı
Dr. Judy Bataineh, Raportör
Mr. Mehmet Kose, YTB Başkan Yardımcısı
Dr. El-Sadeq El-Faqih , ATF Genel Sekreteri
Assoc.Prof. Mesut Özcan, Türkiye Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcısı

19:00 Akşam Yemeği