EN

Arap Uyanışı, Uludağ Üniversitesinde Masaya Yatırıldı


Bursa Uludağ Üniversitesi, Arap Uyanışı çerçevesinde Orta Doğu’da yaşanan son gelişmelerin ele alındığı 4. Uludağ Uluslararası İlişkiler Konferansına ev sahipliği yaptı. Koordinatörümüz Cemalettin Haşimi toplantıda “Arap Devrimlerinin Türkiye’ye Etkisi” başlıklı bir konuşma yaptı.

Devamını Göster »
Koordinatörlüğümüzün de destek verdiği program, Uludağ Üniversitesi İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından 7-8 Kasım 2012 tarihlerinde Mete Cengiz Kültür Merkezi Büyük Salonda gerçekleştirildi. Programda Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler, Arap uyanışının bölgeye ve küresel sisteme etkisi, Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki tecrübeler ve hala sancılı bir süreçten geçen Suriye’deki gelişmeler tartışıldı. Türkiye’nin yanı sıra Tunus, Libya, Mısır, Ürdün, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan ve İsveç’ten gelecek olan akademisyen, diplomat ve uzmanlar, konferansta bölgedeki son dönem gelişmeleri ele alarak çözüm önerileri sundu. 

4. Uluslararası İlişkiler Konferansında, “Arap Uyanışında Tecrübeler”, “Türkiye’nin Orta Doğu Politikası”, “Arap Uyanışı ve Toplumsal Hareketler”, “Türkiye’nin Komşularıyla İlişkileri”, “Arap Uyanışı ve Basra Körfezi”, “Arap Uyanışı ve Orta Doğu’da Siyasal Dönüşüm” ve “İran ve Orta Doğu” başlıkları altında oturumlar yapıldı. 

Oturumlara sırasıyla Prof. Dr. Tayyar Arı, prof. Dr. İsmail Efil, Prof. Dr. Shamlan Yousef al-Issa, Prof. Dr. Eric Hooglund, Prof. Dr. Abdulhaleq Abdulla ve Yrd. Doç. Dr. Ferhat Pirinççi’nin başkanlık etti.

Konferansın açılış konuşmasını Bursa Valisi Şahabettin Harput yaptı. Harput konuşmasında, Ortadoğu’da halkların mutsuz ve huzursuz olduğunu belirterek, ”Osmanlı gittiğinden bu yana kan akıyor. Bölgenin sahip olduğu büyük potansiyeller başka ülkeler tarafından nasıl paylaşılır hesabı yapılıyor ve sürekli oyunlar oynanıyor, tuzaklar kuruluyor. Kitleler birbirine düşürülmek suretiyle bölge ülkelerinde halkların kendi hükümetleriyle araları açılıyor. Sömürü düzeni devam ediyor. Ama bu şekilde devam edemez. Kalıcı olmaz. Halka dayanmayan hiçbir hareketin, hiçbir yönetimin kalıcı olması düşünülemez.” dedi. Batılı ülkelerinin teşvikleriyle başlayan bağımsızlık hareketleriyle Osmanlı’nın Ortadoğu coğrafyasından çekilmek zorunda kaldığını anlatan Harput, “Batının yaptığı tüm katliamlarla Fransız ve İngiliz gibi benzeri hakimiyetler kuruldu. Bu ülkelere hiçbir şey vermediler ve hep aldılar. Dillerini aldılar. Cezayir mesela. Ticaret Odası Başkanı ile konuşuyorum. Yanımızda Arapça tercüman götürdük. Başkan, ‘Ben maalesef Arapça konuşamayacağım’ dedi. İçim sızladı. Bir milletin dili, kimliği, karakteri ve kişiliği bu kadar tahrip edilebilirdi. Petrolünü almış, dilini almış, Başka pek çok şeyini almışlar. İnsanlar kaybettiği pek çok şeyi hemen anlamıyorlar. Ama Osmanlı’yı anlamışlar. Osmanlı’nın kendilerine barış ve huzur için geldiğini anlamışlar. Türkiye ile muhabbet sevgi bir kat daha arttı.” şeklinde konuştu.

Açılış konuşmasının ardından ilk oturumda söz alan Kuveyt Stratejik Çalışmalar Merkezi Başkanı Prof. Dr. Shamlan Yousef Al-İssa, Arap coğrafyasında, “Arap Baharı” sonrası siyasi partilere daha fazla ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Prof. Dr. İssa, Kuveyt´te 1961’de petrolün bulunmasının ardından ticaret erbabının demokrasiye geçiş için baskı yaptığını, ülkede demokratik usullerin deklare edildiğini, ancak halk olarak bu duruma hazır olunmadığından ötürü sürecin yaşatılamadığını ifade etti. Demokrasinin her zaman talep edildiğini belirten Prof. Dr. İssa, “Şimdi Kuveyt’te siyasi partilere yasal olarak izin verilmiyor. STK aracılığıyla faaliyet gösteriliyor. Müslüman Kardeşler, bunlardan biri. Arap milliyetçiliği hareketi bir başka dalga Kuveyt’te. Siyasi partilerin çoğu kültürel dernekler üzerinden hükümeti destekleyici şekilde faaliyet yapıyor. 1960’lardan sonra Arap milliyetçilik hareketi ve İslami hareket de Arap dünyasında gelişim gösterdi. Daha sonra demokratik hareketler geliştirilmeye çalışıldı. Oldukça küçük bir yapıydı. Birçok siyasi parti gündeme geldi. Tüm Arap coğrafyasında Arap siyasi partilerin genel bir başarısızlığı var tarih boyunca. Çünkü demokratik değillerdi. Hepsi diktatörlüğe dayalı idi. Görüşü fark etmiyor. 60 yıldan bu yana belki bir değişiklik olmadı. 1950’lerde 1960’larda başlayan hareketlerde mesela hareketin lideri gittikten sonra hareket bitti. Devlete yansıma olmadı. Devlete dönük olmadı. Demokratikleşmenin Arap devletlerinde oturmamış olmaması bundan ötürüdür. Siyasi özgürlükleri deklare etme noktasında çekinceler vardı. Kuveyt’te siyasi partiler zayıf ve gündemleri yok ve fakirler ve vizyon geliştiremiyorlar. Anayasa değiştirilmek isteniyor, niye diyorlar. Ben liberal olmama rağmen birçok Arap ülkesinde İslami hareketin yoğunluğu oluşturacağı noktasında düşüncelerim var. Ekonomi burada çok önemli rol oynuyor. Ekonomi olmadan herhangi bir şey yapmak mümkün değil. Türkiye’deki sistemi kopyalamak istiyoruz ama bunun için çok çalışmak lazım ama bu da kimsenin işine gelmiyor.” dedi.

Tunus Beşeri ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kraiem Mokhtar ise ülkede spontane bir isyanın gerçekleştiğini, yoksullar ve işsizlerin haklarını aradıklarını, ancak devrim sonrası güçlü bir muhalefetin ortaya çıkmadığını söyledi. Prof. Dr. Mokhtar, Tunus’ta gerçek bir demokratik rejim inşa edildiğine dair şüphelerin bulunduğunu belirterek, “Gerçekten bir demokratik rejim inşa edildiğine dair emareler yok. Demokratik hayatla mı devam edeceğiz, yoksa iktidar kendi kitlelerini mi memnun etmeye devam edecek? Rejim kavramsallaştırması konusunda ikilikler var. Geçtiğimiz günlerde En Nahda’nın lideri Gannuşi’nin, ‘Cihatçılar’la olan bir mülakatı internete sızdı. Onlara, ‘Daha ordu yanımızda değil. Bir süre daha bekleyin. Sabredin,’ diyor. İnsanlar da ‘Bunların niyetleri nedir’ diye konuşmaya başladı. Ülkede denge sahibi iki kuvvet yok. Lider, ahlaklı ve etik olabilir ancak sivil toplum ve karşı lider yoksa demokrasi yoktur. Bu yüzden demokrasi istiyorsak demokratik ilkeleri kuvvetlendirmek gerekir. Meclise giremeyen partiler birleşmeye başladı. 100 partiden, 5 temel partiye gelindi ve onlar da birleşmeyi düşünüyor. Devrim sırasında 300 bin işsiz vardı, şimdi 800 bin işsiz var. Rakamlar çok korkutucu hale geldi.” dedi.

“Dördüncü Uluslararası İlişkiler Konferansı’nın ikinci günü oturumunda, “Türk Dış Politikası ve Sorunlu Komşular” konulu sunumu gerçekleştiren Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Şahin, mevcut Türk dış politikasında karşılaşılan problemlerin, komşu ülkelerin kendi içinde yaşadığı siyasal ve sosyal sorunlardan kaynaklandığını belirtti. Şahin, 2003 yılındaki Irak işgalinin ardından Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed üzerinde artan dış baskılara karşın Türkiye’nin el uzattığını ancak buna karşılık alamadığını ifade ederek, “Bugün Türk dış politikasının karşılaştığı sorunların takip edilen dış politikadan kaynaklandığını düşünmüyorum. Ortadoğu yeniden yapılanmaya başladı ve bu süreç Suriye’ye de sıçradı” dedi. Türkiye’nin Libya ve Mısır’daki olaylarda aldığı tavrı Suriye’de de sürdürdüğünü dile getiren Şahin, şöyle devam etti: “Bundan dolayı 2000’li yılların başından bu yana geliştirilen ilişkiler elbette ki bozuldu. Çünkü Suriye’de işleyen devlet sistemi her geçen gün bozuldu. Dış politikada da Arap dünyasından uzaklaştı. Oysa ki Türkiye ile iyi ilişkiler kurarak Arap dünyasına dönmüştü. 2003’te Irak işgalinden sonra Suriye’deki yönetimin sıkıştırılmasına Türkiye el atmış, bir anlamda Esed’i ipten almıştı. Fakat Esed, bunu karşılıksız bıraktı. Küresel anlamda da her geçen gün izole oluyor. Türkiye, kendi kuşağında istikrar kuşağı oluşturmaya çalışırken saydığım sebepler nedeniyle ilişkilerin bozulması kaçınılmaz oldu.” Şahin, Türkiye’nin, içinde bulunduğu coğrafyayı olağanlaştırmaya çalışan bir dış politika izlediğini vurguladı. Doç. Dr. Mehmet Şahin, Türkiye, etrafındaki rejimleri olağanlaştırmaya çalışırken çevresinde bunun tam tersi gelişmeler yaşandığını söyledi. Irak’ta Başbakan Nuri el-Maliki’nin aynı zamanda “Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı” olduğunu aktaran Şahin, “Bir rant devleti olduğu için para onun elinde. Suriye´deki meseleyi kullanarak bütün gücü kendinde toplamaya çalışıyor” dedi.

Aynı oturumda konuşan TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şaban Kardaş da Türkiye’nin, Libya’da ilk başta sessiz kaldığı, şimdi ise Suriye’de ileri gittiği için eleştirildiğini söyledi. Türkiye´nin, “Arap Baharı” öncesi takındığı bölgesel tutumun akamete uğradığını ancak nihai olarak başarılı bir dış politika yürütüldüğünü belirten Şahin, “Türkiye, Arap Baharı öncesi Ortadoğu’da bölgeselleşme sürecini tetiklemek için bilinçli bir çaba gösterdi. Vizelerin kaldırılması, yüksek üst düzey işbirliği toplantıları, serbest ticari bölgeler oluşturulması hep bu bölgeselleşme politikaları çerçevesinde yapıldı. Bölge dışı aktörlerin bölgeye girmesi pek istenmiyordu. Bu anlamda Arap Baharı öncesi bölgesel eksenli düzen kurma arayışı ve otonom güç olarak merkeze oturma arayışı vardı. Liberal dış politika araçları kullanıldı bu manada. Türkiye, sorunlu ülkelere angaje olarak bölgesel sorunları bölgesel düzeyde çözmeye çalıştı. Arabuluculuk girişimleri de liberal eksenli dış politika olarak ortada duruyordu. Ancak Arap Baharı sırasında ve sonrasında Türkiye’nin bölgesel politikaları başarısız oldu.” dedi. Türkiye’nin dış politikada başarılı olduğunu vurgulayan Kardaş, “Değişen koşullara konum alabilmek önemli. Bu esnekliği Türkiye gösteriyor ve bu da başarıdır. Libya’da ilk olarak ‘NATO´nun burada ne işi var’ dedikten sonra sürece dahil olup yer alması önemli bir esneklik. Bu anlamda ben başarılı buluyorum. Mesela İran, bu pozisyonunu ayarlayamıyor” şeklinde konuştu.

Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü (BYEGM) Basın Yayın Dairesi Başkanı Ali Güneş de “Arap Baharı” olarak nitelendirilen sürece ilişkin olarak Türkiye basınında çıkan haberlerin analizini yaparak değerlendirmelerde bulundu. “Arap Baharı” sırasında “yeni medya” imkanlarının çok etkin kullanıldığını ifade eden Güneş, Türk medyasının bu süreçte uluslararası bir deneyim de yaşadığını belirterek, “Türk basını özellikle son yıllarda dış politika ile çok ilgili olmaya başladı. Bu süreçte medya, Arap devrim yanlısı ve karşıtı olarak ikiye ayrıldı. Medyanın tutumunda, ulusal çıkarlar yerine kısa vadeli çıkarlar gözetilmesi, haber ve analiz dilinin özenli olmaması gibi sorunlar yaşandı. İç politikaya malzeme yapılacak şekilde sunumlar oldu. İdeolojik perspektiften haberler verildi” diye konuştu.

Kamu Diplomasi Koordinatörü ve Başbakanlık Müşaviri Cemalettin Haşimi, “Arap Uyanışı ve Orta Doğu’da Siyasal Dönüşüm” başlıklı oturumda, “ Türkiye, Arapça bildiğini söylemekten utanan, korkan bir yapıdan, Arapça bilen insanlara ihtiyacı olan, onları istihdam etmeye çalışan bir duruma evrildi. Arap Baharı süreci, ülkenin bu konuda yetersiz olduğunu ve kendini geliştirmesi gerektiğini ortaya çıkarmıştır” şeklinde konuştu. 

Haşimi, “Türkiye Modeli” kavramı bu topraklarda zikredilmiş bir kavram değildir. Ne hükümet ne de basın böyle bir yakıştırma yapmamıştır. Bu kavramın çıkışı batı basını kaynaklıdır, Orta Doğu ülkelerinde de sıklıkla kullanılmaya başlandıktan sonra, ülke basınımızda kullanılmaya başlamıştır, fakat hükümet kanadınca bu kesinlikle zikredilmemiştir. Avrupa her zaman kendini ülkeler hiyerarşisinde üstte görmüştür ki Arap Baharı sürecini de kendi perspektifinden değerlendirmektedir. Model tartışmasını üretenlerin büyük bir kısmı, üç kademeli bir hiyerarşiyi varsayıyor ve bunun etrafında bir küresel düzen algısını tekrarlar. En üstte Batı dünyası, sonra batılılaşma yolunda Türkiye, en sonda da devrimler sonrası Arap dünyası. Türkiye hem iç politika vizyonuyla hem de dış politika perspektifiyle bunu şiddetle reddeden, küresel ve bölgesel siyasette varsayılan bu hiyerarşiyi kabul etmeyen bir ülke. Arap devrimlerinin ruhu da tam olarak bunu destekliyor” dedi.

Arap devrimleri ile Türkiye arasındaki ilişki tek taraflı bir etkileşim olmadığının altını çizen Haşimi, “Etkileşim sürecini, ısrarlı bir biçimde model kavramına indirgemek, Türkiye’nin resmi veya gayr-ı resmi olarak tasvip ettiği, kabul ettiği bir yaklaşım tarzı değildir. Model kavramı etrafında dile getirilen birçok tartışmaya, Türkiye’nin cari dış politika ufku çok boyutlu ve kapsamlı etkileşim ile karşılık vermiş, tek taraflı etkileşimi reddetmiştir. Türkiye olarak bu süreci; dışarıdan bir model olarak değil, eşitlik ekseninde etkileşim, tecrübe paylaşımı ve dayanışma süreci olarak görüyoruz. Türkiye, her anlamda ve her açıdan bu topraklarının tarihinin ve siyasetinin bir parçasıdır” dedi.

Arap ülkelerinin, Türkiye’nin güçlü ekonomisi, istikrarlı siyasi yapısı, demokratik açılımları konusunda ne kadar teveccüh gösterdiğinin batı basınının da farkında olduğunu belirten Haşimi, “Bunu sık sık gündemlerine taşıyorlar, fakat bizde büyük bir kesim bu teveccühün farkında değil. Şuna dikkat çekmek istiyorum, Arap ülkelerinin bu büyük ilgisi darbelerin, istikrarsızlıkların, ekonomik krizlerin yaşandığı Türkiye’sine değil, güçlü ekonominin, demokratik açılımların ülkesi olan Yeni Türkiye’yedir.” dedi.

İsveç Lund Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Eric Hooglund, İran’ın Ortadoğu ve komşu ülkeleriyle ilişkilerinin değerlendirildiği oturumunda, İran’ın dış politika unsurlarının temelinin İslam’a dayalı olmadığını belirterek, “Onların yaptığı İran milliyetçiliğidir ve bu konuda çok hassastır. Bende 1979 devrimi sırasında oradaydım ve sloganlar hep Amerika´ya karşıydı” dedi. Eric Hooglund, 1979 İran İslam Devrimi’ni bizzat gözlemlendiğini dile getirerek, “İslam aslında Suudi Arabistan’ın bir markası olarak ortaya çıkıyor. Bölgesel manada olaya bakmak gerekirse İran’ın Tunus, Libya ve Bahreyn hükümetleriyle ilişkileri iyi değil. Bahreyn’de olan bitene baktığınızda İranlılar çok bulaşmadı ama kaygıları yok değil. Uluslararası seviyede İran çok daha kaygılanıyor. Amerika’yı hegemonyasını kurmakla suçluyor. İran ve Amerika için birbirleri şer odağı. İran’ın politikalarının İslam’a dayalı olduğuna inanmıyorum. İran milliyetçiliğidir onların yaptığı. Onlar çok hassastır bu konuda. Ben de devrim sırasında oradaydım. Sloganlar hep Amerika’ya karşıydı. Onlar ‘ABD’den özgürlüğümüzü kazanacağız’ diyorlardı. 1953’ten 1978’e kadar kendilerini koloni olarak görüyorlardı. İran ve Amerika bir gün dahi olsun anlaşmaya varamadı. İran’daki milliyetçiler, ‘ABD ile ne zaman didişsek kaybediyoruz’ diyorlar ve hassasiyetleri artıyor. Tabii rejimin yürümesi için buna ihtiyaçları var.” dedi.

Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal İnat ise Türkiye ve İran arasındaki ekonomik işbirliğinin yeterli düzeyde olmadığını, buna paralel bölgesel güç olma iddiası taşıyan her iki ülkenin de bu ideali yakalayamadığını söyledi. İnat, 2011 rakamlarına göre, iki ülke arasındaki ticaret hacminin 16 milyar dolar olduğuna değinerek, “Oysa ki Hollanda ve Almanya arasında bu rakam 200 milyar dolar civarındadır. İran ile bundan yaklaşık 10 yıl önce 1 milyar dolar ticaret yapıyorduk. Bana göre, Türkiye’nin en önemli komşusu İran’dır. Fransa için Almanya hangi öneme sahipse Türkiye için de İran aynı öneme sahiptir. Bu iki ülke kendilerini bölgesel güç olarak görmek istiyorsa aralarındaki ilişkiyi daha da ileri taşımak zorundadır. Türkiye, İran ve Mısır üçlüsü tam manasıyla işbirliği yapmadığı müddetçe Ortadoğu’da kalıcı barış sağlanamaz. Dış güçler ne kadar uğraşırsa uğraşsın barış gelmez. Bu, çok zor ama olması gerekendir.” dedi. Türkiye ile İran arasında tarih boyunca karşılıklı güvensizlikten kaynaklanan gerginliklerin olduğunu dile getiren İnat, “Çok eski bir sınıra sahibiz. Sıcak çatışma yok ama sürekli bir gerginlik söz konusu. 2005’ten sonra ise farklı bir ilişki tarzı geliştirildi. Bu gerginliğin nedeni bu iki ülke arasında güven algısı söz konusu olmamasıdır. Bu güven ilişkisinin kurulamaması ekonomik hacmin geri kalmasına sebep olmuştur. 2011 rakamlarıyla oransal olarak bakarsak Türkiye’nin dış ticaretinde İran’ın yeri sadece yüzde 3,5 paya sahiptir. Buna karşın Fransa’nın, Almanya’nın dış ticaretindeki payı yüzde 18’dir. Yıllarca bu kadar mesafeli olunmasının sebebi ideolojik çatışmadan dolayıdır. 1980’li yıllarda İran, devrimi ihraç etmeye çalıştı ancak Türkiye’ye bu durumun yansımaları 1990’lı yıllarda oldu. Hizbullah meselesi, Merve Kavakçı’nın meclise başörtülü girmesinin ardından İran’ın açıklamaları bu tedirginliklerin sebebi oldu. Ancak son dönemde farklı yürütülen dış politika, tarihte görülmeyen güvene yol açtı. İdeolojik farkılıklar görmezden gelinmeye başlandı ve bir yol açılmış oldu.” şeklinde konuştu.

İran’ın nükleer programı hakkında bilgi veren Altın Koza Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Halit Mustafa Tagma da bölgede İsrail´in nükleer silaha sahip olmasından ötürü İran’ın da bu tip bir güce ulaşmak istediğini ifade etti. Tagma, İran’ın olası bir İsrail işgaline karşı nükleer silahı koz olarak kullanmak istediğini dile getirerek, “Realist olursak nükleer silah yapmak istiyorlar. İsrail’in de nükleer silahı olduğunu düşünürsek, İran’ın bunun ne kadar istediğini anlayabiliriz. Ayrıca ‘işgal ihtimalini böyle engelleriz’ diye düşünüyorlar. Bazılarında olup bazılarında olmaması tabii ki çifte standarttır. İran, nihayetinde silah geliştirirse daha da güçlenecektir. Türkiye, İran’ın nükleer silah geliştirmesini istemez ancak İran’a saldırı olursa, İran Hürmüz Boğazı´nı kapatır ve petrol fiyatları tavana fırlar. İsrail, burada kilit devlet.” dedi.

Konferansa destek veren kuruluşlar; Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi, TİKA, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Bursa Valiliği, Bursa Büyükşehir Belediyesi, Yıldırım Belediyesi, Haydar Aliyev Vakfı Türkiye Temsilciliği ve Pegem.

 
KONFERANS PROGRAMI

7 November 2012 - Wednesday

9.30-9.45 Opening Remarks 

09.45-11.00 PANEL 1: The Experiences in the Arab Awakening
Chair: Prof. Dr. Tayyar ARI
Prof. Dr. Kraiem Mokhtar, la Faculté des Sciences Humaines et Sociales Tunis, Tunus: “Arab Awakening; The Tunisian Case”
Prof. Dr. Hassan Nafaa, Department of Political Science, Cairo University: "The Transitional Period in Egypt: What went wrong?"
Abdurrahman Bingazi – Expert, Libya Historical Cities Administration: “Libya’s Awakening”3

14.00 – 15.15 PANEL 2: Turkey’s Middle East Policy and the Arab Awakening
Chair: Prof. Dr. İsmail EFİL
Prof. Dr. Tayyar ARI, Head of the Department of International Relations, Uludag University: “Arap Uyanışı ve Türk Dış Politikası”
Assoc. Prof. Dr. Burhanettin DURAN, Department of Political Science and International Relations, İstanbul Şehir University: “Yeni Orta Doğu’da İslam’ın Rolü ve Türkiye Tecrübesi”
Assoc. Prof. Dr. Mesut ÖZCAN, Deputy Chairman of SAM of the Ministry of Foreign Affairs: “Arap Uyanışı Sonrasında Türkiye-Irak iliskileri”

15.15-15.30 Coffee Break


15.15-16.30 PANEL 3: Arab Awakening and the Political Movements
Chair: Prof. Dr. Hassan Nafaa
Prof. Dr. Shamlan Yousef Al-Issa, Chairman of the Center for Strategic and Future Studies at Kuwait University: " The Problems of Declaring Political Parties in Kuwait."
Khalil Shaheen, Palestinian Centre of Human Rights (PCHR) - Director of the Economic and Social Department Gaza-Palestine: “The Role of Popular Youth Movement in Palestine: Challenges And Future”
Assoc. Prof. Dr. Veysel AYHAN, President of International Middle East Peace Research Center, Ankara: “Arap Uyanışı Sürecinde Suriye Kürtleri”4


8 November 2012 – Thursday

09.00-10.30 PANEL 4: Turkey and the Neighborhood
Chair: Assist. Prof. Dr. Ferhat PİRİNÇÇİ
Assoc. Prof. Dr. Mehmet ŞAHİN, Department of International Relations, Gazi University: “Türk Dış Politikası ve ‘Sorunlu’ Komşular”
Assoc. Prof. Dr. Şaban KARDAŞ, Department of International Relations, TOBB ETU: “Turkey and the Syria Crisis: A Litmus Test for Turkey’s Middle East Policy?”
Assoc. Prof. Dr. Aziz Hasan Barzani, Salahaddin University, Erbil, KRG-Iraq: “Arab Awakening and Iraqi Kurds”
Ali Güneş, Başbakanlık BYEGM, Basın-Haber Daire Başkanı: “Türk Basınında Arap Devrimleri Algısı”

10.30-10.45 Coffee Break

10.45-12.00 PANEL 5: Arab Awakening and the Gulf
Chair: Prof. Dr. Shamlan Yousef Al-Issa
Prof. Dr. Abdulkhaleq Abdulla, Department of Political Science, UAE University: “Arab Awakening: A View from the Arab Gulf States”
Abdullah Al-Shammari, The Center for Turkish and Iranian Studies, Saudi Arabia: “How Arab Awakening will affect The Gulf States ?”
Prof. Dr. Muhittin ATAMAN – Abant İzzet Baysal Üniversitesi: "Arap Uyanışı Sonrası Dönemde Türkiye-Körfez Ülkeleri İlişkileri"5

14.00 – 15.15 PANEL 6: Arab Awakening and Political Transformation in the Middle East

Chair: Prof. Dr. Eric Hooglund
Prof. Dr. Birol AKGÜN, Vice Rector, Necmettin Erbakan University, Konya: “Prospects for Democracy in the New Middle East”
Assoc. Prof. Dr. Waleed Hazbun, Director of Center for Arab & Middle Easten Studies, American University of Beirut : "American Efforts to Navigate the Changing Regional Order: The View from Beirut"
Cemalettin Haşimi, Coordinator of the Public Diplomacy Office, Prime Ministry: “The Impact of Arab Revolutions on Turkey”
Hani Hourani, Director General of al Urdun al Jadid Research Center, Jordan: "Jordanian View on the Arab Awakening"

15.15-15.30 Coffee Break

15.30-17.00 PANEL 7: Iran and the Middle East
Chair: Prof. Dr. Abdulkhaleq Abdulla
Prof. Dr. Eric Hooglund, Center for Middle Eastern Studies, Lund University – Sweden: “Iran´s Perception of the Middle East”
Prof. Dr. Kemal İNAT, Director of the Social Sciences Institute, Sakarya University: “Türkiye-İran İlişkileri”
Assist. Prof. Dr. Halit Mustafa TAGMA, Department of International Relations, Altın Koza Üniversitesi: "İran’ın Nükleer Faaliyetleri ve Bölge Ülkeleri Üzerindeki Etkisi"6

  
ORGANIZING COMMITTEE

Head of the Organizing Committee: Prof. Dr. Tayyar ARI (Head of the Department of International Relations at Uludag University)
Members of the Organizing Committee: Assist. Prof. Dr. Ferhat PİRİNÇÇİ (Department of International Relations at Uludag University), Res.Assist. Sabri AYDIN (Department of International Relations at Uludag University), Res.Assist.Özge Gökçen TERZİ (Department of International Relations at Uludag University), Tunç DEMİRTAŞ (M.A. Cand. In Department of International Relations at Uludag University)