EN

Seyyid Hüseyin Nasr ve Harvey Cox, Akil Adamlar Konferans Serisi İçin Türkiye’ye Geldi


Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğünün düzenlediği Akil Adamlar Konferans Serisinin ilk konukları ünlü İranlı düşünür Seyyid Hüseyin Nasr ile Harvard Üniversitesinin Hristiyan ilahiyat profesörü Harvey Cox oldu. İslam düşünürü Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr ve Hristiyanlıktaki teolojik gelişmelerle ilgili eserler kaleme alan Prof. Dr. Harvey Cox , 22 Mayıs 2010 tarihinde "Din, Modernite ve Gelecek" konulu toplantıda bir araya geldi.


Devamını Göster »
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin katkılarıyla Cemal Reşit Rey Konser Salonunda düzenlenen toplantının oturum başkanlığını Koordinatörümüz İbrahim Kalın yaptı. Seçkin bir seyirci topluluğunun izlediği konferansta “Dünyamız bundan sonra daha seküler mi yoksa daha dini bir nitelik mi kazanacak?”, “Moderniteyi geride bıraktık mı?”, “Dinlerin geleceği nasıl şekillenecek?”, “Dinler dünyanın siyasi, ahlaki ve toplumsal geleceğinde nasıl bir rol oynayacak?”, “Din temelli çatışmaların geleceği ne olacak?”, “İslam ve Batı toplumlarının dini hayat tecrübeleri bundan sonra nasıl şekillenecek?” gibi sorulara yanıt arandı.

Kültür A.Ş Genel Müdürü Nevzat Bayhan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda, Müslüman ve Hristiyan dünyasının iki büyük düşünürü olarak kabul edilen Nasr ve Cox, İslam korkusuna karşı ortak mücadele çağrısı yaptı. Prof. Nasr konuşmasına, eski dostu H.Cox ile İstanbul’da bulunmaktan mutluluk duyduğunu ifade ederek başladı. İki farklı dinden ilim adamının bir arada bir diyalogu sürdürmesinin, dinin ve dolayısıyla dünyanın geleceğiyle ilgili fikir beyan etmesinin önemli olduğunu vurgulayan Nasr, “İslamafobia”nın artış gösterdiği bu dönemde bu tür toplantıların daha da önem kazandığını belirtti.

Nasr, dinin A. Comte ve K. Marks gibi düşünürlerin yaklaşımlarının etkisiyle marjinalleşme gibi bir tehditle karşılaştığını ancak bundan sıyrılarak 20.yüzyılın 2. yarısından itibaren tekrar yükselme sürecine girdiğini anlattı. Sekülarizmin ve hedonizmin kalesi olan Harvard’ta bile artık yükselen değerin din olduğunu söyleyen Nasr, modernizmin en derin anlamda iflas ettiğini söyledi.

Modernizmin göbeğinden post modernizmin ortaya çıktığını belirten Nasr, Müslümanlar tarafından batının bir cennet olarak görüldüğünü, Müslümanların, 2. dünya savaşında hemen her ülkede batılıların birbirlerini öldürdüklerini gördükleri halde ne yazık ki birçok müslüman ülkenin bu süreçte sekülerleştiğini ve hala birçoğunun kendi içinde küçük azınlıklarca yönetildiğinin acı bir gerçek olduğunu söyledi. Prof.Nasr, İslam ülkelerinde kamusal ve kültürel alana dinin sirayet etmede yıllarca zorluklarla karşılaştığını, bu ülkelerin yıllarca mutlu azınlıklar tarafından yönetildiğinin altını çizdi.

Batının bizzat kendisinden modernizme dair eleştirilerin çıkmasının çok önemli olduğunu belirten Nasr, İslam dünyasının ivedilikle bu gerçeğe uyanmasının zaruri ve bir o kadar da faydalı olacağını söyledi. Nasr, özellikle gelişmekte olan ülkelerin batının yaptığı hataları yapmak zorunda olmadığını, dünyada yıkıma uğramamış ve kirlenmemiş bir yer kalmadığını ve bütün ekolojik krizlerin altında manevi krizlerin yattığını ve bütün bu gerçeklerin sebepleriyle ortaya çıkmış olduğunu ifade etti.

Harvey Cox ise konuşmasında Nasr’la hemen hemen aynı noktada bulunduklarını Hıristiyan dünyada da dine yönelmenin artarak devam ettiğini belirtti. Modernitenin bir tek dini olumsuzlayan anlamıyla değil birçok farklı yönden ele alınması gerektiğini söyleyen Cox, “Farklı geleneklerin bir araya gelerek yaşayabilecekleri o medeniyetler ittifakının alt yapısını ve kültürünü oluşturmalıyız” dedi.



BASIN YANSIMALARI

Anadolu Ajansı
18.05. 2010
"Din, Modernite ve Gelecek" Toplantısı
Seyyid Hüseyin Nasr ile Harvey Cox Türkiye´ye Geliyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, "Din, Modernite ve Gelecek" konulu toplantıda, dünyaca ünlü İranlı düşünür Seyyid Hüseyin Nasr ile Harvard Üniversitesi´nin Hristiyan ilahiyat profesörü Harvey Cox´u ağırlayacak.

İslam düşünürü Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr ve Hristiyanlıktaki teolojik gelişmelerle ilgili eserler kaleme alan Prof. Dr. Harvey Cox , ´´Din, Modernite ve Gelecek´´ konulu toplantıda bir araya gelecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ´nin Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü iş birliğiyle gerçekleştirdiği etkinlik, 22 Mayıs Cumartesi günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu´nda saat 14.00´te başlayacak.

Oturum başkanlığını beşeri bilimler ve mukayeseli felsefe doktoru, Başbakanlık Başmüşaviri Doç. Dr. İbrahim Kalın´ın yapacağı toplantıda, İngilizceden Türkçeye anında (simultane) çeviri yapılacak.


Akşam Gazetesi
23.05.2010
Seyyid Hüseyin Nasr İslamafobiyi anlattı

Müslüman ve Hristiyan dünyasının iki büyük düşünürü İstanbul`da buluştu. Prof. Seyyid Hüseyin Nasr ve Prof. Harvey Cox İslam korkusuna karşı ortak mücadele çağrısı yaptı ve `Modernleşme ile dinin etkisi azalmayacak. Teknoloji ve bilim gelişse dahi, insanların dine ihtiyacı artacak` diye konuştu

Dinler arası diyaloğun geliştirilmesi için yoğun çalışmalar yürüten Türkiye, dün bu kapsamda önemli bir konferansa ev sahipliği yaptı. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesi`nin davetlisi olarak Türkiye`ye gelen Prof. Seyyid Hüseyin Nasr ve Prof. Harvey Cox dün Cemal Reşit Rey Konferans Salonunda `Din, Modernite ve Gelecek` adlı oturumda bir araya geldi. Doç. Dr. İbrahim Kalın`ın başkanlık ettiği modernleşme, sekülerleşme ve dinin geleceği konuları masaya yatırıldı.

18 ve 19`uncu yüzyılda aralarında Karl Marx gibi isimlerin de yer aldığı pek çok düşünürün `Modernitenin gelişmesi ile beraber dinin sona ereceğini` öngördüğünü hatırlatan Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, `Ancak hiçbiri günümüzde yaşandığı gibi 20`inci yüzyılın ikinci yarısında dinin etkisinin artacağını göremedi. Büyük düşünürlerin çoğunun tersine insanların dine ihtiyaçları var ve bu hep böyle kalmaya devam edecek. Dinin ruhani elementleri her geçen gün daha fazla insanı çekmeye devam edecek. Bu nedenle zaten pek çok ateistin saldırganlıklarına maruz kalıyor dinler. Dinin etkisi azalsa buna gerek duymazlardı` dedi. Nasr, bilim ve teknolojinin gelişmesinin insanların dine olan ihtiyaçlarını hiçbir şekilde azaltmadığını vurguladı.

Kopyalama Devri Bitti

İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı dünyasında modernitenin zayıfladığını anlatan Cox, `400 yıldır Batı tarafından yönetilen modernizm paradigması artık ölüyor. Modernizmin eleştirileri Batı tarafından koloni haline getirilen topraklardan değil, Avrupa`nın kendi içinden geliyor. Bu nedenle Müslümanlar için Batı modernizmini kopyalama dönemi bitmiştir. Artık uyanma vakti. Batı`nın bugünkü seviyeye gelmek için yaptığı hataları tekrar etmemize hiç gerek yok. Modernizm derin bir krizden geçiyor ve Batı artık bizim için karar veremez` dedi.

Dinler Arası Dialog Çağrısı

Hıristiyanlık üzerine uzman Harvard Üniversitesi`nde Profesör olan Harvey Cox ise, kısa bir süre önce pek çok düşünürün din ve moderniteyi iki ayrı kavram olarak koyduklarına dikkat çekerek, `Ancak bunun böyle olmadığı görüldü. Bugün ABD gibi modernliği sembolize eden pek çok ülkede devam etmektedir. ABD`de aydınlanma çağı dine karşı bir hareket olarak yaşanmamıştır. Ülkedeki pek çok idealist mücadele dini figürler tarafından yürütülmüştür` dedi. Ancak geçmiş dönemlerden farklı olarak bugün toplumlarda dini çeşitliliğin arttığına işaret eden Cox, `Bizim burada gerçekleştirmeye çalıştığımız dinlerarası dialog sadece alimlerin yürüttüğü bir proje değil, sıradan insanların günlük yaşamlarında tecrübe ettiği bir durum` diye konuştu. Şu anda dinler açısından yeni bir dönemin eşiğinde olunduğunu belirten Cox, dünyada yaklaşık 2 milyar Hıristiyan ve bir milyar Müslüman bulunduğunu ve farklı dinlere mensup kişilerin ortak nokta arayışı içinde olduklarını söyledi. Hıristiyanlığın bugün ilk ortaya çıktığı `Christentum` topraklarının dışında yaygın olduğunu belirten Fox, Hıristiyanlığın hızla Batı dışından yönlendirilen bir dine dönüştüğünü ve bunun da Hıristiyalık-modernite ilişkisi bakımından en önemli değişim olduğunu savundu. Dünyada yükselen İslam karşıtlığına da değinen Cox, `Bunun temel iki nedeni var. İlki siyasi nedenler. İkincisi ise, İncil`in bazı bölümlerinin tümüyle yanlış yorumlanması. Batı`da çok yerleşmiş bir İslam karşıtlığı var ve bunun önüne geçmek için herkese büyük görevler düşüyor` diye konuştu.

İslam dünyasının yaşayan efsanesi

George Washington Üniversitesi`nde İslam Araştırmaları Öğretim Üyesi olan Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, dünyaca ünlü bir ilim adamı ve düşünür. Elli yıllık akademik hayatında, kırkın üzerinde kitap yazan ve bine yakın makale kaleme alan Nasr, `İslam düşüncesinin yaşayan en büyük ismi` olarak kabul ediliyor. İslam düşüncesi, felsefe, tasavvuf, İslam sanatı, İslam-Batı ilişkileri, çevre krizi ve dinler arası ilişkiler konularında pek çok eseri bulunan Prof. Nasr, aynı zamanda Geleneksel Ekol`ün yaşayan en büyük temsilcisi. Prof. Nasr`ın Türkçeye tercüme edilmiş 30`a yakın eseri bulunuyor.

`Batı ne derse, o olur` çağı bitti

Aslen İranlı olan ve 1979 İslam Devrimi`nin ardından ABD`ye yerleşen Prof. Dr. Fox, konferans sonrasında Tahran`da imzalanan takas anlaşması ve ardından yaşanan uluslararası gelişmeleri Akşam`a şu sözlerle değerlendirdi: `Geniş bir açıdan bakacak olursak, bu sorunu oturup konuşmak ve diyalog kurmak dışında bir şekilde çözmek mümkün değil. Türkiye`nin bu konudaki çabalarını büyük takdirle karşılıyorum. Başka bazı ülkelerde aynı bilgilere sahipse ve pek çok ülkenin nükleer bombası, tankı, silahı varsa, bu bilgi formunun başka ülkelere yayılmasını önleyemezsiniz. Bu konuda dünya çapına genel bir anlaşma yapılması gerek eğer sorun gerçekten çözülmek isteniyorsa. Tüm dünyada nükleer silahlanmanın önlenmesi yönünde adımlar atılmalı. Öyle olursa, İran`la ilgili sorun kendiliğinden çözülecektir. Batı`nın kendi nükleer cephaneliğini yenilemesi gerek. Sizin elinizin altında her türlü nükleer donanım varken, sırf hoşlanmadınız diye bir ülkeye `Sen bunu yapamazsın` diye vaaz veremezsin. Bu şekilde sistemin yürümeyeceği kesin. Batı`nın gücü kademeli olarak azalıyor. Bu konuda hiçbir şüphe yok. Özellikle Hindistan, Çin gibi ülkeler ve İslam dünyasından pek çok ülkenin yükselişiyle beraber Batı`nın gücü azalıyor. Artık eskisi gibi Batı ne derse, Doğu onu yapar` çağında yaşamıyoruz`.

Hıristiyan dünyasının nabzını tutuyor

Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Harvey Cox, din felsefesi ve sosyolojisi alanında dünyanın en önde gelen akademisyenlerinden biri kabul edilmektedir. 1965 yılında yayımladığı `The Secular City` adlı kitap, alanında bir çığır açmış ve yıllarca sürecek bir tartışmaya öncülük etmiştir. Prof. Cox`ın bu kitabı, 20`inci yüzyılın en etkili kitaplarından biri olarak değerlendirilmektedir. Protestan teolojisinin önde gelen isimlerinden biri olan Prof. Cox, modern dünyada din ve dini hayat, şehirleşme, sekülerleşme, Amerikada dini hayat ve akımlar ve dinler arası ilişkiler konularında pek çok eser kaleme almıştır.


Türkiye Gazetesi
23.05.2010
Kültür A.Ş. Genel Müdürü: İstanbul 557 yıldır barış mesajı veriyor


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan, İstanbul’un 557 yıldır dünyaya barış mesajı verdiğini ve farklı din ve kültürlerin uyum içinde yaşadığını söyledi. Kültür A.Ş tarafından düzenlenen Din, Modernite ve Gelecek konulu konferansın açılışında konuşan Bayhan, “İnsanların farklılıklar üzerine çatışması değil, barış içinde yaşaması gerekiyor” dedi. Konferansta daha sonra düşünür ve yazar Seyyid Hüseyin Nasr ile Harvey Cox din, modernite ve gelecek hakkında görüşlerini dinleyicilere aktardı.


Akşam Gazetesi
24.05.2010
İstanbul´dan iki dev düşünür geçti...
Ali Saydam


Medya şu sıra CHP ve Kılıçdaroğlu dışında başka hiçbir şeyle uğraşmıyor... Öylesine ki, pek çok şirket basın açıklamasını ertelemek durumunda kalmış... Ulusal ve uluslararası kuruluşlar ise önemli toplantılarını ileri bir tarihlere bırakıyorlar... Medyada teveccüh ve yer bulmak mümkün değil çünkü...

Bana sorarsanız son yılların en önemli toplantılarından birini de böyle atlamış basınımız... Hepsi mi? Hayır... Örneğin AKŞAM kaçırmamış konuyu... Dün yarım sayfa vermişler... Eğer dünkü AKŞAM´ı siz ´atladıysanız´, girip internetten okuyun...

Baykal´ın videosunun ortaya çıkacağını, bunun üzerine Başkan´ın istifa edeceğini ve de bu istifanın Kemal Bey´in koşusunun startı için işaret fişeği görevi göreceğini önceden kestirememiş olmalılar ki, Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesi o müthiş toplantıyı ertelememiş...

Türkiye´nin bir hayli geç kalarak gündemine aldığı ´Kamu Diplomasisi´ konusunun nasıl yönetileceğini ayrıca tartışırız. Ancak bu girişimin ülke algısı ve markasının yönetilmesinde hayati bir adım olduğunu kimse inkar edemez... Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü´nü kurmak ciddi bir vizyon meselesidir... İletişim yönetiminin en önemli konularından biri olmasına rağmen bırakın konuya hakim olmayı, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü´nün şunun şurasında birkaç ay önce çıkmış olan ´kuruluş yasasındaki´ metni Türkiye´de kaç iletişimci okumuştur, kaçı anlamıştır; merak etmiyor değilim doğrusu...

Devlet kurumlarının iletişimcilerin önünde olduğunu tespit etmek de yanlış olmaz... Doç. Dr. İbrahim Kalın´ın başkanlık ettiği toplantının konusu ve katılımcıları bunun en güzel kanıtı: ´Din, Modernite ve Gelecek...´, Harvard Üniversitesi´nden ilahiyat özellikle de Hıristiyanlık uzmanı Prof. Dr. Harvey Cox, George Washington Üniversitesi´nde İslam Araştırmaları Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr...

Aslen İranlı olan ve din felsefesi, sosyolojisi alanlarında dünyanın en önde gelen akademisyenlerinden biri kabul edilen Prof. Dr. Cox 1979 İslam Devrimi´nin ardından ABD´ye yerleşmiş. Harvard´ın ´ulemalarından´...

Elli yıllık akademik hayatında, kırkın üzerinde kitap yazan ve bine yakın makale kaleme alan Nasr ise, benim şahsen 11 Eylül sonrası Beyaz Saray´ın talebi üzerine Hıristiyanlara İslam´ı anlatmak için yazdığı İslam´ın Kalbi adlı kitapla tanıdığım ve İslam aleminin efsane ismi olduğunu hayli geç fark ettiğim, bir büyük düşünür...

Tespitler özetle şöyle:

- 18 ve 19´uncu yüzyılda aralarında Karl Marx gibi isimlerin de yer aldığı pek çok düşünürün ´Modernitenin gelişmesi ile beraber dinin sona ereceğini´ öngörüsü iflas etti...

- İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı dünyasında modernite zayıflamaya başladı. Modernizmin eleştirileri Batı tarafından koloni haline getirilen topraklardan değil, Avrupa´nın kendi içinden geliyor. Bu nedenle Müslümanlar için Batı modernizmini kopyalama dönemi bitmiştir.

- Dünyada yükselen İslam karşıtlığının iki nedeni var. İlki siyasi nedenler... İkincisi ise, İncil´in bazı bölümlerinin tümüyle yanlış yorumlanması...

- ´Batı ne derse, o olur´ çağı bitti.

Şimdi heyecanla bekliyorum ve umuyorum ki, ya Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ya da İstanbul Büyük Şehir Belediyesi bu konferansın kayıtlarını hemen kitap haline getirsin, İngilizce ve Türkçe olarak dünya kamuoyunun dikkatine sunsun.

Diğer yandan çalışmalarını takdirle izlediğim Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ise bu konferansın hangi stratejik hedef ve planların ara ürünü olduğunu ve diğer ´ara istasyonların´ hangi çalışmalardan oluştuğunu bize açıklamalı... Yani kendi iletişimini adam gibi yapmalı; terzi kendi söküğünü dikmeli...

Türkiye´de sadece uluslar arası ilişkiler uzmanları değil (bkz. Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, ´Kamu Diplomasisinin neresindeyiz?´, AKŞAM 07 Mayıs 2010), özellikle iletişimciler Kamu Diplomasi meselesine odaklanmalı... Koordinatörlük o zaman güçlü bir omurilik desteği alabilir...


Dunyabizim.com
24.05.2010
Nasr cep telefonu için ne dedi?!

Begum Kahraman

Geçtiğimiz cumartesi, Cemal Reşit Rey Konser ve Konferans Salonunda “Din, Modernite ve Gelenek” başlığı ile çoğumuzun eserlerini yakından takip ettiği düşünür Seyyid Hüseyin Nasr ve Harvard İlahiyat Profesörü ve din felsefecisi Harvey Cox’ın buluşturulduğu samimi ve aydınlatıcı bir açık oturum gerçekleştirildi.

Program saat 2’de başlayacaktı fakat davetiye veya konsere gittiğimizde olduğu gibi bilet vesaire sistemi olmadığı için yer bulamama endişesiyle yarım saat k adar erken gittik CRR’ye. Tam içeri girdiğimizde ne görelim? Programda oturumu yönetecek olan İbrahim Kalın, tutmuş Seyyid Hüseyin Nasr’ı kolundan; sahnenin arkasında bir odaya doğru ağır ağır yürüyorlar. Hemen takıldık peşlerine ve onları odalarına kadar takip ettik. Meğerse onlar da programdan önce bir iki kelam etmek üzere erken gelmişler. İbrahim Kalın bizi samimiyetle karşıladı ve sohbetin gerçekleştiği odaya ısrarla buyur etti bizi. Henüz meclise dahil olmamızın şokunu atlatmamışken Seyyid Hüseyin Nasr’a “yeni nesil Müslüman bayanlar” olarak tanıtıldık; nerede ne okuduğumuz, kaç yaşında olduğumuz konuşuldu. Sonrasında artık bize laf düşmez düşüncesiyle kenardaki sandalyelerimize oturup, biraz gecikmeli de olsa meclisimize katılan Harvey Cox ile Seyyid Hüseyin Nasr arasında geçen samimi sohbeti dinlemeye koyulduk.

Cep telefonunun ettikleri

Kahveler geldiğinde, nedense cep telefonlarının biyolojik ve sosyal zararları mevzubahis oldu. Burada Nasr beynime kazınan şu tahlilde bulundu: Cep telefonuyla konuşmak, bulunduğun uzaydan çıkmak, bulunduğun ana bir nevi tecavüz etmektir. Ne konuştuğun insanın mekanındasındır, ne de kendi bulunduğun mekanda. Allah’tan ki telefonumu sessize almışım o esnada.

Kısa ve düşünceli bir sessizliğin ardından Cox “The Future Of Faith” isimli kitabını takdim etti Nasr’a. Aralarındaki bu dostluğun oturuma nasıl yansıyacağını merak etmekten alamadım kendimi. Sonrasında İbrahim Kalın’ın programın akışı hakkında birkaç bilgi vermesini takiben meclis dağılmış oldu; biz de salona geçtik. Konuşmacılar ile İbrahim Kalın’ın sahneye davet edilmesiyle oturum başladı.

İbrahim Kalın, konunun kısa bir açıklamasıyla oturumu açtı. Özetle din, geleneklerin en eski ve köklü olanıdır; modernite ise şuanki yaşama biçimimizdir, diyerek açıkladı. Bunun üzerine, üç soruyla açtı oturumu: 21. Yüzyılda dinin -özellikle Hıristiyanlığın ve İslam’ın- durumu ve yeri nedir? Modernitenin dinlere etkisi nedir? Modernlik bağlamında dinlerin geleceği nasıldır, nasıl olmalıdır?

Önce Nasr geldi kürsüye ve bu soruları cevaplandırdı: Günümüzde Avrupa’da ve Amerika’da, ya da daha dar kapsamda İngilizce konuşulan yerlerde İslam’a karşı oluşan agresif tutumun sebebi dinin yükselişidir. Hatta bu öylesine yayılım alanı bulmuş ve kabul edilmiş bir tavırdır ki, İslamofobi gibi bir kavram lügatlerimize girmiştir. Dinin yükselişinin açıklaması ise modernizmin devrinin kapanmış veya kapanmakta olmasıdır. Modernizmin ürettiği ve dini yok saymak suretiyle bir dünya düzeni tesis etmek çabasındaki bütün düşünce sistemleri denenmiş ve başarısızlıkları tecrübe edilmiştir. Modernizmin bu başarısızlığının görüldüğü en açık örnek ise İslam toplumlarıdır*. İslam, Avrupa’da veya Hıristiyanlıkta olduğu gibi modernist, ateist insanların ortaya çıkmasına izin vermedi. Yani modernizmin doğuşu ve dünyayı dört bir yandan fethetmesiyle Hıristiyanlığın aldığı derin yaraları, İslam almadı.

Bu süreçte pek çok İslam ülkesi* sekülerleşti, Batılılaştı; bunu göz ardı edemeyiz. İslam düşünürleri*, modern etki altında yetişti, İslami tabanlı olmayan zihinler oluştu. Uzunca bir süre, Avrupa veya daha genel anlamda Batı ulaşılamayan, Cennet gibi bir yer olarak görüldü. Fakat bu fikir de değişecekti.

İkinci Dünya savaşıyla Avrupalıların birbirlerini barbarca öldürmelerini gözlemleyen Müslümanların Batı Cenneti tasviri bozulmaya başladı. İslam toplumlarında Batılılaşma süreçleri tuhaf bir şekilde yarıda kaldı böylece. Avrupa’da modernizm sona ererken, onun yerini post-modernizm alıyordu. Fakat post-modernizmin getirecekleri de çok yeni şeyler olmayacaktı. Zira modernizmin doğduğu, şekillendiği yerlerde yeşeriyordu bu “yeni” akım da; Fransa’da, İngiltere’de.

Modernizmin tanrıları olan bilim ve teknolojinin aslında insanlığın aradığı sorulara yeterli cevap verememesi modernizmin sonunu getirmişti. Bir yerlerde bir şeyler yanlış gidiyordu mutlaka ve bilim ve teknoloji bunu çözümleyemiyor; aksine bu yanlışlıklara sebep oluyordu. Dünyanın sürekli olarak zarar görüyor olması, çevre kirliliği, doğal dengelerin bozulması… Bunların hepsi bu gerçeğe işaret ediyordu.

İnşallah demeyi bilir mi modernler?

Geleceğe gelince, Müslümanlar, gelecekten “inşallah” demeksizin bahsetmezler. Modern Batı algısının nakıs olduğu teslimiyetin, salt boyun eğmeyi ifade etmeyen bir kaderciliğin neticesidir bu. Elli sene önce yazılmış bilim kurgu kitaplarında görürüz. 2000’li yıllar için neler söylenmiştir… Kimi der itfaiye ekipleri evlerdeki kitapları yakmakla sorumlu olacaktır, kimi der yeni nesiller devlet kontrolündeki laboratuarlarda üretilecektir. Bunların ne kadarı gerçekleşmiştir? Gelecekte din, iman ölmeyecektir. İnsan eliyle üretilmiş mekanizmaların insanların sorularına yanıt teşkil etmediği anlaşılacak ve insanlar daha büyük bir kudret arayışı içinde dine yönelecektir. Ve bu sorulara en sağlam cevapları verenin İslam öğretisi olduğu görülecektir. Çok değil, birkaç on yıl öncesine kadar devam edegelmiş olan İslami düşüncenin duraksaması sona erecek ve insanlar daha çok düşünmeye, okumaya, çalışmaya yönelecektir. Böylelikle aydınlanan toplumlar gelecekte var olabilmenin şartının beraber ve barış içinde yaşamak olduğunu kavrayacaklardır.

Harvey Cox, Nasr´a tamamen katılıyor mu?

Seyyid Hüseyin Nasr kürsüdeki süresini tamamlayınca alkışlarla yerine geçti ve sözü Harvey Cox’a bıraktı. Cox Programın yapımında katkısı olanlara teşekkür ettikten sonra “Prof Nasr’ın sözlerinde katılmayacağım bir yer aradım ama bulmak zordu,” diyerek gülümsetiyor bizleri ve ondan devraldığı yerden konuya devam ediyor.

Modernizm ve din/inançlar zıtlık teşkil eden kavramlar olarak sunuldu. Yani, beraber yaşayamaz olarak bilindiler. Fakat sonradan modernizmin tek bir kapsamda incelenerek din karşıtı olarak yaftalanması sonucuna ulaşılamayacağı ortaya çıktı. Dünyada var olmuş ve hala da varlığını sürdürmekte olan modernizm için tek bir tanım yapamayız. Bir sürü coğrafyada, zaman diliminde çok farklı modernlik anlayışları ve modern yaşam şekilleri oluşmuştur. Başlangıçtaki haliyle Avrupa’daki teknolojik gelişmeler sonucu oluşmuş ve dinden tamamen bağımsız bir aydınlanmaydı modernizm. Oysa Amerika’da bu döneme tekabül eden Temel Hak arayışları tamamen dini kaynaklıdır. Bu hareketlerin önde gelen isimlerine halk tarafından Peygamber benzetmeleri yapılmış, onların ismi takılmıştır. Buradan anlayacağımız, Amerika pratiğinde modernizmin dinsiz bir oluşum olmadığıdır.

Öğrencisi neden din dersi almak istemiş?

Buna günümüzden bir örnek vererek meramını açıklığa kavuşturdu Cox. Öğretim görevlisi olduğu Harvard’da mezun olmak üzere olan bir öğrenci Cox’ın yanına gelmiş ve okuldaki son döneminde dinlerle ilgili eğitim almak üzere bir ders almak istediğini söylemiş Profesör Cox’a. O sebebini sorunca öğrenci de anlatmış. Yurtta odada beraber kaldığı arkadaşı Budist’miş, sevgilisi Yahudi’ymiş, bir arkadaşının arkadaşı Müslüman’mış da, bu çevre içinde o dinler hakkında bilgisiz kalmamak için ders almak istemiş. Bu örneği dinin günlük hayata etkisini ve çatışma değil işbirliği içinde dinlerin beraber yaşayışını tebarüz etmek için verdi Harvey Cox.

Yani modernizmin tek bir tanımı, tek bir şekli ve tek bir sonucu yok. Örneğin modernizmin en etkili ve yaygınlaşmış sonuçlarından olan Milliyetçiliğin dünyaya kalıcı ve eksiksiz cevaplar vermediği apaçık ortada. Şehrinizdeki göle dökülen bir akarsuya atılan kimyasal atıklardan dolayı gölün kıyıları kirlense, göldeki ve çevredeki bütün hayvan ve bitkiler zarar görse, hatta ölseler ve yaşam bölgeniz bu şekilde tahrip olsa ve bir harekete geçecek olsanız, orada yaşayan insanların milletlerini ayırt etmezsiniz. Hepiniz aynı derdi paylaşıyorsunuzdur ve mühim olan budur. Modernizmin en başat sonuçlarından olan bilim ve teknoloji de aynı şekilde, (Nasr’ın da dediği gibi) sorulara cevap vermekte yetersiz kalmaktadır. Bilim ve teknoloji ancak bir araç olabilir, yardımcı olabilir ama kontrolü ele geçirip özne haline geldiği anda tehlike başlıyor demektir.

Gelecek sorusuna gelince; verdiğim iki örnekte olduğu gibi Modernizmin eksiklikleri, başarısızlıkları insanlar tarafından tecrübe edilip anlaşıldıkça, insanlar dinlere yönelecek. Bu da huzura, barışa, eşyanın doğasına yönelimi, en azından buna duyulan ihtiyacı getirecek.
Profesör Cox’a göre dinsizleşen Batıya karşılık Hıristiyanlık, gelişimini farklı coğrafyalarda gösterecek. Emperyal güçlerin etkisi altında kalmaksızın saf bir inançla Hıristiyanlığı benimseyen toplumlar, dini doğru anladıkları için, diğer dinlerle çatışma halinde olmadan; huzur içinde beraber yaşamanın yollarını bulacaklar. Dinler insanları bölücü, ayrıştırıcı nitelikte değil, dünya barışına götüren çeşitli yollar olarak görülmeye başlanacak. Bunun da yolu, Hıristiyanlığın tarihteki olumsuz örneklerinde olduğu gibi zorla, savaşla, emperyalist yöntemlerle değil barışla yayılmasıdır. Bunun sonucunda birbirine sadece tahammül eden değil, birbirinden öğrenen toplumlar haline gelinecek.

Optimist yaklaşımlı gelecek tasavvuruyla konuşmasını noktalayan Harvey Cox sözünü bitirerek yerine geçti.

Seyyid Hüseyin Nasr ise coğrafi olarak Batı dışında kalan toplumların Hıristiyanlaşmasında Batılı güçlerin etkisini göz ardı edemeyeceğimizi belirtti. Zira bu toplulukların çoğu (örneğin Afrika’da) açlık ve yoksullukla savaş halindeyken, Hıristiyan olma karşılığında bazı maddi getiriler elde etmiş insanlardan oluşuyordu. Ya da örneğin Kore’de yaşanan Hıristiyanlık, modernizmin dinsizlik temayülüne kendini oldukça kaptırmış bir örnekti.

Böylece konuşmalarını noktalayan konuşmacılar yerlerini aldı. Program yapımcılarının teşekkür konuşmaları ve hediye kitap takdimleriyle oturum sone erdi. Çıkışta Seyyid Hüseyin Nasr’ın etrafında oluşan kalabalık ondan imza alıp bir iki kelam edebilme derdindeyken biz de yavaş yavaş salonu terk ettik.

*GYY´nin notu: "İslam toplumu", "İslam ülkesi", "İslami ilimler" gibi kullanımları modern dönemin tezahürü ve sorunlu kullanımlar olarak gördüğümüzü, sitemizde bu tarz ifadeleri kullanmamaya özen gösterdiğimizi ifade edelim. Ağız alışkanlığı bu ifadeleri kullansanız bile zihin olarak bu kullanımlara eleştirel bakmanızda fayda gördüğümüzü belirtelim.


Haber7.com
24.05.2010

Nasr: Amerika, Avrupa´dan daha dindar!
Meryem Aybike Sinan

İslamiyetin insanı mutluluğa götüren asıl kaynak olduğunu belirten Nasr, “İslamiyet sınırlarını çizmiş bir din olup, modernizme iştirak etmemiş, bir ateistler ordusu ortaya koymamıştır" dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş ve Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğünün ortaklaşa düzenlediği “ Din, Modernite ve Gelenek” konulu toplantıda dünyaca ünlü düşünür Seyyid Hüseyin Nasr ve Hıristiyan ilahiyat profesörü Harvey Cox, Cumartesi günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda İstanbullularla buluşturuldu.

Seçkin bir seyirci topluluğunun izlediği buluşma oldukça renkli ve heyecanlı geçti.

Birbirlerini “Dini gökkuşağının iki uç noktasındaki iki kişi” olarak tanımlayan bu iki eski dosttan Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, “geleneksel düşünce ekolünün” günümüzdeki en hararetli savunucusu olup George Washington Üniversitesinde İslam araştırmaları öğretim üyesi olarak akademik hayatına devam ediyor.

Prof. Harvey Cox ise Harvard üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi olup din felsefesi ve sosyolojisi alanında dünyanın en önde gelen akademisyenlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Bu anlamlı ve büyük buluşmanın konusu ise “Din, modernite ve gelecek” idi.

Açış konuşmasını Kültür A.Ş Genel Müdürü Nevzat Bayhan yaptı. İstanbul’un bir barış şehri olduğuna vurgu yapan Bayhan, dinlerin insanların daha mutlu olmaları için var olduğunu, bugün burada iki zirve insanın bir arada bulunmasının bile çok önemli bir adım olduğunu belirtti. Konuşmasında Fatih Sultan Mehmet’in bir beytine atıfta bulunarak, hünerin, yıkılmaz sanılan dağları yıkmak, bir şehri almak olmadığını, asıl hünerin bir şehri abat etmek olduğunu söyleyen Bayhan, geleceğimizin dini, ırkı ve rengi ne olursa olsun barış içinde bir arada yaşama kültürünü muhafaza etmekle zenginleşeceğini belirtti.

Moderatörlüğünü SETA vakfının kurucu başkanı ve Başbakanlık Başmüşaviri Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın yaptığı toplantıda ağırlıklı olarak aşağıdaki sorulara cevap arandı.

Dünyamız bundan sonra daha seküler mi yoksa daha dini bir nitelik mi kazanacak?

Moderniteyi geride bıraktık mı?

Dinlerin geleceği nasıl şekillenecek?

Dinler dünyanın siyasi, ahlaki ve toplumsal geleceğinde nasıl bir rol oynayacak?

Din temelli çatışmaların geleceği ne olacak?

İslam ve Batı toplumlarının dini hayat tecrübeleri bundan sonra nasıl şekillenecek?

Konuşmasının başında Seyyid Hüseyin Nasr, eski dostu H.Cox ile İstanbul’da bulunmaktan mutluluk duyduğunu ifade etti. İki farklı dinden ilim adamının bir arada bir diyalogu sürdürmesinin, dinin ve dolayısıyla dünyanın geleceğiyle ilgili fikir beyan etmesinin önemli olduğunu vurgulayan Nasr, “İslamafobia”nın artış gösterdiği bu dönemde bu tür toplantıların daha da önem kazandığını belirtti.

Dinin A. Comte ve K. Marks gibi düşünürlerin yaklaşımlarının etkisiyle marjinalleşme gibi bir tehditle karşılaştığını ancak bundan sıyrılarak 20. yüzyılın 2. yarısından itibaren tekrar yükselme sürecine girdiğini anlattı. Sekülarizmin ve hedonizmin kalesi olan Harvard’ta bile artık yükselen değerin din olduğunu söyleyen Nasr, modernizmin en derin anlamda iflas ettiğini söyledi.

Modernizmin göbeğinden post modernizmin ortaya çıktığını belirten Nasr, Müslümanlar tarafından batının bir cennet olarak görüldüğünü, Müslümanların, 2. dünya savaşında hemen her ülkede batılıların birbirlerini öldürdüklerini gördükleri halde ne yazık ki birçok müslüman ülkenin bu süreçte sekülerleştiğini ve hala birçoğunun kendi içinde küçük azınlıklarca yönetildiğinin acı bir gerçek olduğunu söyledi.

İslam ülkelerinde kamusal ve kültürel alana dinin sirayet etmede yıllarca zorluklarla karşılaştığını, bu ülkelerin yıllarca mutlu azınlıklar tarafından yönetildiğinin altını çizdi.

İslamiyetin insanı mutluluğa götüren asıl kaynak olduğunu belirten Nasr, “İslamiyet sınırlarını çizmiş bir din olup, modernizme iştirak etmemiş, bir ateistler ordusu ortaya koymamıştır, diyerek ateizmin çıkış membaına atıfta bulundu.

Batının bizzat kendisinden modernizme dair eleştirilerin çıkmasının çok önemli olduğunu belirten Nasr, İslam dünyasının ivedilikle bu gerçeğe uyanmasının zaruri ve bir o kadar da faydalı olacağını söyledi. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin batının yaptığı hataları yapmak zorunda olmadığını, dünyada yıkıma uğramamış ve kirlenmemiş bir yer kalmadığını ve bütün ekolojik krizlerin altında manevi krizlerin yattığını ve bütün bu gerçeklerin sebepleriyle ortaya çıkmış olduğunu ifade etti.

Nasr, Modernite tahakküm edici bir güç olarak karşımızda durmaktadır ve dinimizi kaybedersek biz de kaybolup yok olacağız, diyerek ciddi bir endişesini dile getirerek bir takım uyarılarda bulundu…

H.Cox ise konuşmasında Nasr’la hemen hemen aynı noktada bulunduklarını Hıristiyan dünyada da dine yönelmenin artarak devam ettiğini belirtti. Modernitenin bir tek dini olumsuzlayan anlamıyla değil birçok farklı yönden ele alınması gerektiğini söyleyen Cox, farklı geleneklerin bir araya gelerek yaşayabilecekleri o medeniyetler ittifakının alt yapısını ve kültürünü oluşturmalıyız, dedi.

Harvard Üniversitesinde ve ABD’nin birçok bölgesinde kent dindarlığının arttığını ve dinin Modernitenin önüne geçtiğini söyledi. Bilim ve teknolojide bütün dünyanın en önünde bulunan entelektüel Amerikalının din arayışını ve dindarlığını anlatan Cox, teknoloji, modernite, madde artık iflas etmiştir. İnsanı asla mutlu etmeye yetmemiş ve Moderniteyi zirveye çıkaranlar tarafından anlaşılmıştır ki bilimsel metodun sonuna gelinmiştir ve insanın aslında aradığı biricik gerçek dindir. Gelecek dinin geleneğinde saklıdır.

Burada önemli olan hangi dinin olduğu değil, din faktörü yani inanmak olduğunun da altını çizen H. Cox, yakın bin gelecekte bütün dünyada yükselen değerin din olacağını özellikle Hıristiyan ve Müslümanın birçok ortak noktaları olduğunu, ama bir Budist’le bunun aynı olmadığını dolayısıyla kutsal dinlerin bir gökkuşağını andırdığını ifade etti.

Seyyid Hüseyin Nasr ve Harvey Cox gerçekten de İstanbul’da rüzgâr gibi geçtiler. Gözlerimizde umut, dudaklarımızda tebessümle nefes almadan takip ettiğimiz bu anlamlı buluşmayı gerçekleştiren Kültür A.Ş Genel Müdürü Nevzat Bayhan Ağabeye ve Başbakanlık Başmüşaviri Doç. Dr. İbrahim Kalın Beyefendiye gerçekten teşekkür ediyorum.

Bazen sert, bazen tatlı bir rüzgârdı bu. Üzerimizdeki bungunluğu attı. Dinginleştik. Tazelendik. Muhabbetle Efendim…


Kültür A.Ş
24.05.2010
Seyyid Hüseyin Nasr: “Kendisini değiştirmeyen dünyayı değiştiremez!..”

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. ve SETA Vakfı’nın davetlisi olarak İstanbul’a gelen dünyaca ünlü düşünür ve ilim adamı Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda kendisini dinleyenlere “İslam, Modernite ve Dünya” konuları hakkında düşüncelerini aktardı.

Konferans, Nasr’ın bir süre (1996-2002) öğrenciliğini de yapan İbrahim Kalın’ın takdim konuşması ile başladı. Kalın, Prof. Dr. Seyid Hüseyin Nasr’ın kariyerine ve düşüncelerine dair bir sunum yaptı. Kalın, “…kaygı sahibi bir aydın olarak Prof. Dr. Nasr, günümüzün sorunlarıyla yakından ilgilenmiş ve İslam dünyasının küresel düzeyde tanınan ve izlenen seçkin isimlerinden biri olmuştur…” dedi. Nasr’ın “Türkiye’yi ikinci vatanı olarak gördüğünü her fırsatta belirttiğini” söyleyen Kalın, Nasr’a ait şu bilgileri dinleyiciler ile paylaştı: “Nasr, 1933 yılında Tahran’da dünyaya geldi. Klasik İslam kültürünün derinliğini ve Fars dilinin inceliklerini, okulda olduğu kadar evlerinde yürütülen sohbet halkalarında da öğrenmeye başladı. Tıp eğitimi almak ve babası gibi doktor olmak üzere 12 yaşında Amerika’ya gönderilen Prof. Nasr, orta, lise, üniversite ve doktora eğitimini burada tamamladı. MIT’de fizik okumaya başlayan Nasr, kafasındaki felsefi sorulara dönemin dogmatik pozitivist ortamında cevap bulamayacağını anlar. Harvard Üniversitesi’nde bilim tarihi alanında doktorasını tamamlayan Nasr, 1958 yılında daha 25 yaşındayken doktora derecesini aldı ve ülkesi Tahran’a geri döndü. Prof. Nasr, 30 yaşında Tahran Üniversitesi’nin en genç profesörü oldu. İnsan ve tabiat, Modern İnsanın Çıkmazı, İslam: İdealler ve Gerçekler; Üç Müslüman Bilge; Sadreddin Şirazi’nin Aşkın Hikmeti, İslam Hayat ve Düşünce gibi eserleri bu dönemde yayımlandı. 1984 yılında George Washington Üniversitesi’nde hoca olarak göreve başlayan Prof. Nasr, çağdaş sorunlar ve İslam düşüncesi alanında eserler vermeye devam etti. Nasr, aynı zamanda 1984 yılında kurduğu Geleneksel Araştırmalar Vakfı’nın başkanlığını yürütmekte ve Vakfın çıkardığı Sophia isimli derginin editörlüğünü yapmaktadır.”

Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, konuşmasını modernleşme, İslam düşüncesi ve algılanmaları üzerine gerçekleştirdi. “Sizinle Türkçe konuşamadığımdan ötürü üzgünüm. Ancak bundan 500 yıl önce bu konuşmayı yapıyor olsaydık, ben Farsça konuşurdum, siz de ne konuştuğumu anlardınız” sözleriyle konuşmasına başlayan Nasr, günümüz modern dünyasında “mütekebbir, haris” insan tipinin merkeze konduğunu söyledi: “Bugün dünyanın yaşadığı ekonomik krizin üzerini biraz kazıyacak olursak, medeniyetin merkezindeki insan tipine kadar uzanırız. İnsan-ı Kamil olmaya çalışan insan tipinin yerine haris, mütekebbir insan tipi konmuştur. Dünya, Allah düşüncesinin uzağında yeniden kurgulanmış, her şeyin kaynağı olarak insan kabul edilmiştir. Bugün yaşadığımız çevre krizinden, ahlaki değerlerin aşınmasına ve ekonomik krizlere varasıya kadar bütün sorunların kaynağı burasıdır.” dedi.

"Kumarhane" sistemi olarak tanımladığı mevcut ekonomik sistemin de son yaşanan krizle çöktüğünü dile getiren Nasr, "Ahlaktan bağımsız bir ekonomik sistemin kurulamayacağını hala kimse anlamıyor" dedi. Politik istikrar yaratma konusunda İslam medeniyetlerinin başarısız olduğunu ifade eden Nasr, çoğu İslam ülkesinde hükümeti halkın seçmediğini belirterek, "İslam medeniyetinin, kendi politik yapısını ve kurumlarını ortaya çıkması için bu konuda biraz araştırma yapması lazım" diye konuştu. İslam dünyasının bağımsız olmak için yeterince güçlü olmadığını ifade eden Nasr bunun için birlik olunması gerektiğini vurguladı.

İslam Dünyası’nın Batı’nın gündemine iştirak etmek yerine kendi gündemini belirlemesi gerektiğini söyleyen Nasr, “Amerika’da tıp alanında İran ve Türk asıllı insanların başarılı olduklarını görüyoruz. Akapunktur bu kadar yaygınlık gösterirken, bu başarılı insanlar kendi geleneksel tıbbından uzak çalışmalar yapıyorlar” dedi. Papa Benedictus’un “Hristiyanların İmanı Müslümanlardan öğrenmesi lazım” dediğini hatırlatan Nasr, Almanya’nın en büyük klisesine baktığınızda seksen kişilik bir grubu bir Pazar ayininde ancak görebilirsiniz. Ama Cuma namazlarında insanların yollara kadar taştığına şahit oluruz” dedi. Prof. Dr. Nasr, son 200 yılda İslam düşünürünün aşağılık kompleksi sebebiyle geriye çekildiğini ve Müslümanların katledildiği Saraybosna´da BM önderliğinde barış girişimlerinin olduğunu hatırlatarak, İslam âleminin batının belirlediği gündemini değerlendirmekle ve iştirak etmekle yetindiğini ifade etti. İslam ülkelerindeki petrolün fiyatının bile ABD Merkez Bankası FED tarafından belirlendiğini anlatan Nasr, "Bizim tek kurtuluşumuz kendi ayaklarımızın üzerinde durmak. Kimseye karşı değiliz sadece kendimizin tarafındayız. 1 hafta önce 1,5 milyon insanın 6 milyon insandan daha güçlü olduğunu gördük. Sokaklara çıkıp bağırıyoruz ancak kim duyuyor?" diye konuştu.

İslam´ın sadece dini açıdan değil entelektüel açıdan da hala çok dinamik bir dünya dini olduğunu dile getiren Nasr, şöyle konuştu: “İslami geleneğin içerisindeki güç bugün bütün alanlardaki sorunlara ve ihtiyaçlara cevap verebilecek özelliktedir. Kişinin dünyayı algılamasında önemli olan dünya görüşü, batı propagandalarıyla ve batılı bir eğitim sistemi içerisinde oluşturulmaktadır. Ve İslam dünyası kolonileştirilmektedir. Kültür gibi İslam anlayışının vazgeçilmez bir unsuru değişmektedir. Başka medeniyet müntesipleri gibi yiyerek, giyinerek ve yaşayarak ayakta kalınamayacağını anlamamız gerekmektedir. Bugün batıda aile bağları gevşemiştir. Ancak mutlu edici bir gelişmedir ki bizde hala geniş aile bağları korunmakta ve yaşatılmaktadır.”

Nasr, İslam dininin çok güçlü olduğunu ancak bazı oryantalist ve kendini reformist olarak adlandıran kişilerce deforme edildiğini belirttiği konuşmasında; “Asıl İslam’ı Paris’te bulduğunu söyleyen reformistler var. Bu sözün sahipleri İslami entellektüelite nedir, onu bile bilmiyorlar. Reformcular İslam düşüncesini zayıflattılar” dedi. Nasr, “Ne yapmamız lazım?” diyen bir dinleyicinin sorusu üzerine ise; “Batılı mantığı özetleyen bir söz vardır; bir şey hoşunuza gitmiyorsa, birkaç gün bekleyin, düzelir” diye. İslam dünyasındaki sorunların aşılması için pratik olarak insanların önce kendilerinden başlaması gerekir. Kendisini değiştiremeyen, dünyayı da değiştiremez. Önce kendimizden, evimizden başlamak zorundayız.” dedi.

Konferansın sonunda İBB Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan, Nasr´a Kültür A.Ş.’nin yayımladığı Prestij Kitaplardan, Katip Çelebi´nin "Cihannüma" isimli kitabının tıpkı basımını hediye etti.


Zaman Gazetesi
24.05.2010
İslam dünyası özgüvenini kaybettiği için bilime büyük katkı yapamıyor...
Röportaj: Kerim Balcı, Şeyma Akkoyunlu

Zaman´a konuşan ünlü İranlı düşünür ve akademisyen Seyyid Hüseyin Nasr, İslam üniversitesi denilen üniversitelerin çoğunun İslami olmadıklarını ve bu üniversitelerin Batılı bir dünya görüşü çerçevesinde çalıştıklarını söyledi. Nasr, "Başarıları Batı bilim geleneğinin başarısıdır." dedi.

Nasr´a göre Müslüman eğitim müesseseleri Batı bilimini herhangi bir içselleştirme gayretine girişmeksizin kopyalamaya devam ettiği sürece Müslüman geleneği de tahrip edilmeye devam edecek. Yine de Profesör Nasr, büsbütün ümitsiz değil. İslam ülkelerinde yepyeni bir Müslüman entelektüeller ve bilim adamları kuşağının yetişmekte olduğunu gözlemleyen Nasr, "Bunlar Derrida, Heidegger, modern astrofizik veya benzer bir konuda yazarken bile Müslüman geleneği perspektifiyle yazmaya çalışıyorlar." şeklinde konuşuyor. Profesör Nasr, özellikle Türkiye ve İran´daki entelektüel üretkenlikten memnun. Bu arada Batı felsefesinin de bir çıkmaz sokağa girmiş olduğunu söylüyor. Seyyid Hüseyin Nasr, Medeniyetler İttifakı çerçevesinde yapılan İstanbul konferanslarının üçüncüsünde konuşmak üzere İstanbul´a gelmişti. Zaman, gelenekçi sınıfın önde gelen bir temsilcisi olan Nasr´a İslam geleneği, Doğu ve Batı´da entelektüel üretkenlik ve bilgiyle bilginin üretildiği sosyo-kültürel ortam arasındaki ilişki konularında sorular sordu.

İslam´ın Kalbi adlı eserinizin sunuş yazısında bütün çalışmalarınızı "geleneği korumak" için yazdığınızı söylüyorsunuz. Sizin için gelenek ne demek? Neden bu kadar önemli bu geleneğin korunması?

Gelenek kelimesi âdetler, huylar ve tarihsel aktarım gibi bir dizi anlamda kullanılır ama benim için gelenek, insanlığa vahiy yoluyla verilen kutsal kaynaklı bir gerçekliktir. Bu öğretinin, bu kutsal direktifin korunması ve uygulanmasıyla bizim geleneğimiz ortaya çıkmıştır. Aynı şey Batı medeniyeti için de geçerlidir. Hıristiyan medeniyeti Hazreti İsa´nın gelişiyle kurulmuştur. Bu geliş, Hıristiyan geleneğinin başlangıcıdır. Bu gelenek bütün çeşitleriyle kutsal Hıristiyan mimarisi, teolojisi, etiği ve farklı sosyal yapılarını ortaya çıkarmıştır. İslam´da ise Kur´an vahyi vardır. Bu da İslam geleneğinin başlangıç noktasıdır ve bundan sanatıyla, sosyal yapısıyla, kanunlarıyla bütün bir İslam medeniyeti doğmuştur. Bu geleneği korumak önemlidir; çünkü Allah´tan gelmektedir ve gerçek hakikat odur.

Yani tarihselcilerin kutsal metinlerin kültürel bağlamın ürünü olduğu yönündeki tezlerini desteklemiyorsunuz...

Biz o tezi tümden reddediyoruz. Allah mesajını gönderdiği insanların diliyle konuşmuştur her zaman, ama vahyin sosyolojik açıklaması kabul edilemez. Böylesi bir fikir tamamen gelenek karşıtıdır. 14 asırdır bütün Müslümanlar Kur´an´ın Allah´tan geldiğine ve İslam öncesi Arap toplumunun veya Mekke´nin bir ürünü olmadığına inanırlar.

Peki vahyin Kur´an´ın Allah´tan Hazreti Peygamber´in kalp ve zihnine indirilişi ile bu indirilenin Hazreti Peygamber tarafından anlaşılış keyfiyeti arasında bir ayrım yapıyor musunuz? Bazıları bu ikincisinin tarihsel olduğunu iddia ediyor.

Hayır, Hazreti Peygamber, Allah tarafından seçilmiştir ve hatalara karşı korunmuştur. Cebrail de onu hatalardan alıkoymakla sorumluydu. Peygamber´in Kur´an´ı anlayış keyfiyeti, bizim Kur´an´ı doğru anlamamızın garantisidir.

İslam dünyasında eğitim malzemesi anlamında Batı yazımına bağımlılık var. Siz geleneği korumaktan bahsediyorsunuz ama eğer en önemli konularda bile yabancı bir geleneğe bağımlı kalıyorsak bunu nasıl sağlayacağız?

Eğer böyle devam edersek sağlayamayız. Açıkçası bu, zaten iki asırdır büyük oranda yok etmiş olduğumuz medeniyetimizin tümden tahribiyle sonuçlanacaktır. Eğitim, çok ama çok anahtar bir konu. Batılılar İslam dünyasını sömürgeleştirmeye başladıklarında Akdeniz´de deniz kuvvetlerini kullandılar. Sonra Kuzey Afrika´da kara kuvvetlerini devreye soktular. Ama her ikisini de İslam dünyasını eğitim yoluyla kontrol altına alma çabası takip etti. Tabii doğa bilimlerinde Müslümanlardan çok daha iyi durumdaydılar ve Müslümanlar bu kontrolü kabullendiler. Kısa zamanda Batı eğitim sistemi İslam dünyasında yaygınlaştı. Evet, Batı bilimlerini öğretmeliydik ama Batılı bir perspektifle değil. Kendi eğitim sistemimizi yeni baştan inşa etmeliydik. Bakın ilahiyat bilimleri bile çoğu yerde Batı´nın zayıf yöntemlerini takip ediyor. Zayıf yöntemler diyorum, zira Batılı teoloji varlığını devam ettiremeyecek kadar zayıf bir teolojidir.

Üniversite ne kadar evrensel bir kavram? İslami bir üniversiteden bahsedebilir miyiz mesela?

Her türlü bilgi ile o bilginin bilgi olarak kabul edildiği dünya görüşü arasında her zaman bir ilişki olmuştur. Bu konu şüphe götürmez. Modern dönem öncesi bütün medeniyetlerde dünya görüşü din tarafından şekillendirilmişti. Bu, bütün medeniyetler için, Hint, Çin ve İslam medeniyetleri için doğrudur. Batı etkisi dünyada yayılıp durduğundan kendisini dinden bağımsız olarak gören Batılı dünya görüşü de yayıldı. Ama orijininde Hıristiyan dünya görüşünden bağımsız değildi Batı medeniyeti. 17. yüzyılda icat edilen seküler paradigma da hakikatin doğası hakkındaki görüşleri açısından aslında bir yalancı dindi. Muğlak bilgi yoktur. Bilgi her zaman bir dünya görüşü çerçevesinde, hakikatin doğasına hususi bir bakış çerçevesinde var olur.

"İslami bir üniversite olabilir mi?" demiştik. Böyle bir üniversite var mı yeryüzünde?

1970´te Mekke´de ilk Dünya İslam Kongresi düzenlendiğinde bu gündeme gelmiş ve bunu takiben Malezya, Nijerya, Pakistan ve diğer bazı yerlerde İslam üniversiteleri açılmıştı. Bunlara İslam üniversitesi deniyor ama gerçekte İslami değiller. Evet şeriat, Arapça ve İslam tarihi gibi konuları öğretiyorlar ama diğer bilim alanları öğretime entegre edilmiş değil. Başka yerlerde eski medreselerin modernizasyonu yoluna gidildi. Örneğin Ezher Üniversitesi. Buralarda da üniversite İslami olabiliyor ama mesela tıp fakültesi olmuyor. Tıp fakültesinde İslam tıbbı öğretilmiyor. Mimari fakültesinde Müslüman mimarlar yetişmiyor. Bunlar Batı mimarisini Müslüman bir isimle kopyalıyorlar. Mimarın ismi John yerine Ahmed oluyor. Ama yine de bir İslami üniversite mümkündür.

Bunun için gerekli olan İslami, felsefi dünya görüşü nasıl diriltilecek?

Bütün önemli entelektüel dönüşümlerin çoğunluk değil azınlık tarafından başlatıldığına inanıyorum. Modern bilimsel dünya görüşü ortaya çıktığında, yani Galile döneminde, Avrupa´da onu anlayan ve kabul eden insan sayısı 20´den fazla değildi. Dediğim gibi, dönüşüm her zaman azınlık tarafından gerçekleştirilir.

İslam dünyasında bu değişimi sırtlanabilecek entelektüeller yetişiyor mu?

Kesinlikle! Elli yıl önce İslam dünyasında sadece iki tip entelektüel bulunurdu. Birincisi geleneksel ulema, yani Arapça, kelam ve İslam fıkhı konularının büyük alimleriydi. İkincisi ise tamamen Batılılaşmış entelektüellerdi ama Allah, Batı bilimsel düşüncesinde yoktur. Ama elli yıl sonra bugün Türkiye, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan gibi ülkelerde genç entelektüeller ortaya çıktı. Bunlar Derrida veya Heidegger hakkında yazarken bile İslam geleneği perspektifinden konuşmaya çalışıyorlar. Bu, çok çok iyi bir işaret. Elli yıl önce bu yoktu. Bu açıdan gelecek hakkında çok ümitliyim. Bütün hayatımı bu kuşağın yetişmesine adadım ve inşallah bir şeyler olacak.

Ama İslam dünyasında hâlâ daha bir entelektüel kısırlık var. Öyle değil mi?

Ben böyle görmüyorum meseleyi. İşte İran´da önde gelen bazı bilim adamları fizik ve nükleer bilim alanında bir sürü şeyler başardılar. İslam´ın Batı bilimine çok da büyük bir katkı sağlayamamış olmasının sebebi kültüreldir. Bilimsel bir problem değil yani. Biz özgüvenimizi, kendi kendimize güvenimizi kaybettik ve sadece Batı´yı kopya etmeye çalıştık. Mükemmel Türk veya Arap kalp cerrahları var Amerika´da. Ama bu başarıları kendi medeniyetine mal etme ayrı bir şeydir. Bu da özgüven yokluğundan dolayı olmadı.

Batı´nın durumu nasıl? Felsefeciler noktasından bakıldığında Batı da bir tür felç geçiriyor gibi...

Batı bugün çok ama çok ciddi bir entelektüel kriz geçiriyor. İnsanların bunun farkında olmamasının sebebi, teknolojinin ve Batı askerî kudretinin gücü. Tam da Roma İmparatorluğu´nun son dönemlerini andırıyor. O zaman da Roma lejyonlarları Libya´yı kontrolleri altında tutabildiği müddetçe yanlış giden bir şey yokmuş gibi görülüyordu. Şimdi çok benzer bir durum yaşanıyor. Batı felsefesi artık bir çıkmaz sokakta. Heidegger bile, "Batı felsefesi benimle bitmiştir." demişti. Bir felsefi kriz var ve onun da yol açtığı dinî bir kriz var. Bunların da dışında bir çevre krizi var ki Batı yaşam tarzını, dünya görüşünü değiştirmediği müddetçe çözülemeyecek bir kriz bu. Bunu da yapmaya hazır değiller. Sürekli kozmetik çözümler üretiyorlar. Meksika Körfezi´nde yaşananlara bakın. Bu, insanlık tarihinin büyük bir trajedisi. Ama kimse bu konuda konuşmak istemiyor. Evet, Batı büyük bir kriz yaşıyor ve bu aşamada Batı´yı körü körüne taklit etmeye çalışmak bir intihar olur.

Peki Batı bu duruma nasıl geldi?

Kur´anî terminolojiyi kullanmak gerekirse Batı´nın toplumsal liderleri ahiretlerini dünyalarına feda ettiler de ondan oldu bu. Büyük Alman şair Goethe, Faust´unda bu durumdan bahseder. Faust, güç ve teknolojiye sahip olmak için şeytanla anlaşır ve ruhunu şeytana satar. Aynen onun gibi maddi kazanımlar ve insanın dünyevi refahı için her şey feda edildi. Ama insanın manevi ihtiyaçları da vardır.

Batı demokrasisi için de mana buudu eksik deniyor. Demokrasiyi manevi ihtiyaçlarımızı da karşılayabilecek bir şekilde geliştirmek mümkün mü peki?

Öncelikle demokrasi bir metot, bir değerler sistemi değil. Daha fazla insanın katılımını sağlamaya çalışan bir yönetim metodu. Ama bakın Osmanlı dünyasına. İstanbul´da çok güçlü sultanlar bulunuyordu ve pek çok insan Osmanlı´da demokrasi olmadığını iddia etmiştir. Ama köylerde muhtarları kim seçiyordu? Bunlar bütün Anadolu´yu yönetiyorlardı. Topkapı Sarayı´ndaki sultan atamıyordu bunları. Yerel halk seçiyordu. Yani o zamanlarda İslam toplumunda ciddi bir iç demokrasi vardı. Buna bakarak daha makro düzeyde bir İslami demokrasi modeli geliştirebiliriz ve bunu yaparken manevi değerlerimizi de kurban etmemiz gerekmez. Ama Müslümanların bunun üzerinde çalışması lazım ve kabul etmeliyiz ki politika alanındaki durumumuz içler acısı.

Son 200 yılda İslam dünyasında idari güç sürekli olarak arttı, azalmadı. Basamak basamak çoğaldı. Sonuç olarak bütün müesseselerimiz yıkıldı. Şimdi dönüp Batı geleneği ile bina edilmiş modelleri kullanmaya çalışıyoruz. Bunlar da her zaman işe yaramıyorlar; çünkü farklı bir medeniyetin ürettiği kurumlar bunlar. Bizim ihtiyacımız olan sadece uyarlama değil, aynı zamanda orijinalite. Demokrasi Batı´da da ideal bir durumda değil. Batı´da para bireyden çok daha güçlü. Bunu Amerika´da görüyoruz. Eğer milyoner değilseniz partinin adayı olmak için başvuruda bile bulunamazsınız.

Son bir soru: Orijinal ve yenilikçi fikirlerin yeşermesi için özgürlük ortamının olması gerektiği söylenir. Türkiye´deki özgürlük ve demokrasi ortamını bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle şu "yenilikçi fikirler" meselesine değinmek isterim. "Doğru" kelimesine ne oldu? Bu konuda doğruluk nerede? Her yenilikçi fikir iyi fikir değildir. Siyaseten Karl Marx´ın gayet de yenilikçi olan fikirlerinin aynı zamanda iyi olduklarını söyleyemeyiz. Marx´ın ölümünden sonraki bir yüzyıl boyunca on binlerce insanın ölümüne sebep oldu bu fikirler. Yani asıl kriter doğruluk olmalı. Her toplumda fikirlerin test edildikleri ve sadece doğru fikirlerin hayatta kalabildiği bir ambiyans olmalıdır. Altın çağında İslam medeniyeti böyle bir ambiyans oluşturabilmişti. Aksi olsaydı o muhteşem filozofları yetiştiremezdi. İnsanlar birbirleriyle Allah´ın birliği dışında her konuda tartışabiliyorlardı. Tevhid her şeyin üstünde bir şemsiye gibiydi. Onun içinde net bir tartışma özgürlüğü vardı. Ama bunu kaybettik artık. Son asırda modernizmin yükselişiyle birlikte daha da kısıtlayıcı bir durum ortaya çıktı. Özgürlük adına o İslami ambiyans atmosferi tümden yıkıldı. İnsanlar özgürdüler ama sadece Batılı fikirleri ifade etmekte özgürdüler. Yoksa hapse atılıyorlardı.

Bugün Türkiye´deki atmosfer oldukça iyi durumda. İdeal olduğunu söyleyemem ama eğer entelektüel üretkenlik alanında iki ülke sayacaksak bunlar Türkiye ve İran´dır. Bütün bilimsel gelişmelerin kalbi olan saf felsefe diğer İslam ülkelerinden daha fazla bu iki ülkede üretiliyor. Ben Türkiye ve İran´ın entelektüel konulara ciddi olarak eğilen kitapları en fazla basan iki ülke olduğunu düşünüyorum.


Star Gazetesi
07.05.2010
Modernizm ve Dinin Rövanşı
İbrahim Kalın
http://www.stargazete.com/acikgorus/modernizm-ve-dinin-rovansi-haber-267656.htm

Hem Nasr’ın modernizm karşıtı gelenek vurgusu, hem de Cox’ın sekülarist modernizm eleştirisi, yeni bir dönemin doğum sancılarına işaret ediyor. Bu yeni dönemin nasıl bir geleceğe evrileceğini, doğulu batılı, Müslüman Hıristiyan, inançlı inançsız bütün insanlığın ortak ahlaki tutumu belirleyecek.

22 Mayıs 2010 günü Cemal Reşit Rey’de dünyanın önde gelen iki düşünürü Seyyid Hüseyin Nasr ve Harvey Cox’ın katıldığı bir oturum düzenlendi. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından tertip edilen oturumda, Nasr ve Cox, elli yıla baliğ birikimlerini bir araya getirerek din, modernite ve insanlığın geleceği hakkında görüşlerini paylaştılar. İslam ve Hıristıyan (Protestan) geleneğine mensup iki düşünür farklı açılardan benzer sonuçlara ulaştılar: modernizm çağı sona ermiştir ve yeni bir dönem gözlerimizin önünde ortaya çıkmaktadır. Bu yeni gelecekte dini kimlikler merkezi bir rol oynamaya devam edecek. Fakat bu geleceğin nasıl şekilleneceği ve hangi kaynaklardan besleneceği konusunda iki düşünürün farklı yaklaşımları var.

Türk okuyucusu Seyyid Hüseyin Nasr’ı yakından tanıyor. Nasr, yarım asrı aşkın ilim ve fikir hayatında İslam düşüncesinin en yetkin simalarından biri oldu. İslam bilim ve felsefesinden tasavvuf ve sanata, çevre sorunlarından İslam-Hıristıyanlık ilişkilerine kadar geniş bir yelpazede eserler verdi. Geleneksel Ekol’ün en önde gelen sözcülerinden biri olarak da tanınıyor. İslamı Batı’ya anlatan, Batının büyük dönüşümünü de İslam dünyasına aktaran bir mütefekkir Nasr. Nasr’ın uzun ilim ve fikir hayatında Türkiye’nin özel bir yeri var. Kitapları en çok Türkçeye çevrildi Nasr’ın. Son yıllarda Türkiye’ye sıkça geliyor ve Türk fikir dünyasıyla olan ilişkisini sıcak tutuyor. Nasr, akademik çalışmalarına halen George Washington Üniversitesinde devam ediyor.

Seküler kehanetler boşa çıktı. Nasr konuşmasına dini inanç ve kimliklerin ortadan kalkmadığı, tersine her gün biraz daha güç kazandığı teziyle başladı. Seküler modernleşme teorilerinin kehanetleri boşa çıkmış durumda. Zira din, son yılların en fazla gündem olan konusu. Fakat “gündem olmak”, dinin önemini ve hayatiyetini koruduğu anlamına geliyor mu gerçekten? Gündem tüketmeye odaklı dünyamızda, dinler de tüketim kültüründen paylarını alıyorlar. Nasr’ın dikkat çektiği şu nokta önemli: Modernizm, Batı’da ortaya çıktı ve İslam dünyasına oradan geldi. Dahası modernizmin Batı’da yaptığı tahribat İslam dünyasında aynı şiddette yaşanmadı. Müslüman toplumlar sömürgecilikle at başı giden modernizm hareketine karşı daha dirençli bir tutum sergilediler. Bu yüzden Aydınlanma hareketinin Batı düşüncesinde meydana getirdiği büyük ve köklü dönüşüm İslam dünyasında yaşanmadı ve teolojik-dini bir krize dönüşmedi. Fakat Nasr’a göre modernizm ve tepeden inmeci modernleşme süreci, İslamı entellektüel olarak marjinalleştirdi ve İslam tefekkür geleneğini kesintiye uğrattı. Dini inançlarını koruyan kitleler, “dünyevi” sorunları karşısında İslam düşüncesine dayanan argümanlar, çözümler üretemediler.

Bu noktada Nasr, bir ideoloji olarak modernizm ile “çağdaş” olma arasında bir ayrım yapıyor ve ilkinin külliyen reddedilmesi gerektiğini söylüyor. Zira modernizm insan, tabiat ve Tanrı konusunda belli bir dünya görüşünü, bir ideolojiyi temsil ediyor. Bunu, dini dünya görüşüyle telif etmek mümkün değil. Nasr bu yüzden modernizmin yumuşak ve sert versiyonlarına aynı derecede karşı çıkıyor. “Muasır” olmak ise, bu zamanda yaşama halini ifade ediyor ve modernizm gibi ideolojik bir atıfa sahip değil. Nilüfer Göle’nin İç İçe Geçişler kitabında da ileri sürdüğü gibi İslamın “Avrupa çağdaşlığına dahil olmaya” başlaması, din-modernizm çatışmasından daha farklı bir duruma işaret ediyor. İslam’ın Batıda giderek daha “görünür” hale gelmesi, tektip modernleşme tasavvurunu kökünden sarsıyor. Nasr’a göre de İslamın 21’inci yüzyılda varolmaya devam etmesi yani zamansallık anlamında “muasır” olması, onun illa da modernizle barış yapması anlamına gelmiyor.

Geleceği gelenekte aramak Nasr, geleceğin gelenekte aranması gerektiğine inanan bir düşünür. Bu yüzden İslam düşünce geleneğinin imkanlarının hala kullanılmadığı kanaatinde. Avrupa Aydınlanma düşüncesinin ortaya koyduğu Avrupa-merkezcilik, sekülarizm, bireycilik, ulusçuluk, materyalizm, pozitivizm gibi sorunları aşmak için İslam dünyasının Batı taklitçiliğinden kurtulması ve kendi geleneğinin sunduğu imkanları harekete geçirmesi gerektiğini düşünüyor. Nasr’ın bu çağrısı, dünyaya sırtını dönmek ve ucuz bir üçüncü dünyacılık yapmak anlamına gelmiyor. Daha ziyade Nasr, “herkesin pergelini saplaması gereken bir merkez vardır; gelin bu merkezi kendi değerlerimizde arayalım” çağrısında bulunuyor.

Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Harvey Cox, Hıristıyan teolojisinin önde gelen isimlerinden biri. Bir filozof ve teolog olan Cox, 1965 yılında yayımladığı Seküler Şehir (The Secular City) kitabıyla tanınıyor. 20’inci yüzyılın en etkili kitaplarından biri kabul edilen bu çalışma, Cox’ı dünya çapında bir şöhrete kavuşturmuş ve din-sekülarizm ilişkisi konusunda hararetli tartışmalara neden olmuştu. Seküler Şehir kitabının ana tezi, Cox’ın kendi ifadesine göre, sekülerleşmeyi sorgusuz sualsiz kabul etmek deği, Tanrı’nın artık sadece Kilise, kabir, manastır gibi “dini mekanlarda aranan ve tecrübe edilen” bir varlık olmadığı idi. Batıda yaşanan sekülerleşme, Hıristıyanlığın kurumsal otoritesini zayıflatmış ve böylece yeni dini tecrübe biçimlerine imkan sağlamıştır. Cox’a göre buna üzülmek ve Kilise’nin kurumsal yapısını korumaya çalışmak yerine, bu yeni dini tecrübe biçimlerini kabullenmek gerekir. Bir başka ifadeyle Tanrı’nın “seküler şehirde de” bulunabileceğini göstermek gerekir.

Modernizm ölmüş müdür? Cox, sekülerleşme sürecini Batı’da Hıristıyani yaşam biçiminin normalleşmesi olarak gördüğü için, bu süreci büyük oranda olumlamakta ve bunun Hıristiyanlığın asli mesajına daha uygun bir dindarlığa imkan sağladığına inanmaktaydı. Bu yüzden sekülerleşme ile sekülarizm arasında bir ayrım yapmış ve ilkini bir normalleşme süreci kabul etmiş, ikincisini ise sahte bir din ve ideoloji olarak reddetmişti.

Cox, daha sonraki yıllarda bu görüşlerini revize etti. Sekülerleşmenin Kilise’nin haksız otoritesini sorgularken, bir ideoloji olarak sekülarizmden kurtulamadığını ve yeni bir inanç ve ahlak sorunu ortaya çıkardığı sonucuna vardı.

Bu yüzden Cox’ın İstanbul’daki konuşmasında “Prof. Nasr’a katılıyorum; modernizm ölmüştür, yeni bir felsefeye ihtiyacımız var” demesi beni çok şaşırtmadı. Cox’a göre modernizm bir tren kazasından geriye kalan enkazı andırıyor. Bu trende yolculuk etmede ısrar etmenin bir anlamı yok. Modernizmin ortaya çıkardığı anlam sorunu, ulusçuluk, bireycilik, tabiatın tahrib edilmesi ve çevre krizi, yeteri kadar büyük bir sorun yumağına işaret ediyor zaten. Cox da Nasr gibi dinlerin insanların hayatındaki yerinin giderek azalacağı ve nihayet başka anlam sistemleri tarafından tebdil edileceği fikrine karşı çıkıyor. 19’uncu yüzyılın modernist düşünürleri ve 20’inci yüzyılın sekülarist sosyal bilimcileri, dinlerin geleceği hakkında hep yanıldılar. (Fakat bilimsel olarak onların bu yanılgısını kimse sorgulamadı). Şimdi bu yanılgıyı düzeltmek gerekiyor.

Nasr’ın tersine Cox, modernitenin bazı kazanımlarının geleceğin inşasına katkı sunabileceğine inanıyor. Cox, Nasr’ın modernizmin hem yumuşak hem de sert versiyonlarını reddetmesine karşı çıkıyor zira ona göre moderniteyi tek-düze bir süreç olarak değerlendirmek doğru değil. Modernitenin dini inanç ve ifade biçimlerine imkan tanıdığı örnekler de var. Bunun için Cox, Amerikan tecürbesine işaret ediyor ve Amerika’ya gelen Aydınlanma’nın, Avrupadakinden farklı zira dinle barışık olduğunu söylüyor.

Avrupa Aydınlanma hareketinin kurucu isimlerinin bir kısmı din (yani Kilise) karşıtı ve inançsız idiler. Aydınlanma’nın materyalist kolunu temsil eden Voltaire, Matiere, Feurbach, Marx gibi düşünürler dini, insanlığın çocukluk çağına ait bir durum olarak görüyorlardı. Edmund Burke ve Rousseau gibi isimler dine karşı değildiler; fakat modern dönemde dine karşı tutum ve davranışların belirlenmesinde onların etkisi çok sınırlı oldu. Dahası onlar da tıpkı materyalist kanat gibi dinin entellektüel bir temelinin ve geçerliliğinin olacağına inanmıyorlardı.

Avrupa Aydınlanması ve Amerika TecrübesiBu noktada Amerika’da ortaya çıkan yeni tecrübe, Batı medeniyetinde de farklı bir duruma işaret eder. Aydınlanmanın temel fikirleri atlantik ötesine taşındığında, büyük bir dönüşüm geçirdiler. Avrupa’daki dini baskılardan (da) kaçarak “yeni dünya” Amerikaya gelen kolonistler, burada yeni bir din, inanç, ahlak, toplum ve siyaset düzeni kurmak için işe koyulduklarında, geleneksel Hıristiyan inancının bu yeni projeye engel teşkil etmediğini, tersine onu güçlendirdiğini gördüler. Amerikanın kurucu babaları, Amerikan anayasasını kaleme alırken temel hak ve özgürlükler konusunda dini referansları kullanmaktan kaçınmadılar. Farklı Hıristıyan mezheplerinden ve ekollerinden müteşekkil yeni Amerikan toplumu, bir arada yaşayabilmek için çoğulculuğu temel bir ilke olarak kabul etmek zorundaydı. Aksi halde Avrupada acı bir şekilde tecrübe ettikleri din ve mezhep savaşlarının aynısını yeni bir başlangıç yapmak istedikleri bu yeni kıtada yaşamak zorunda kalacaklardı. Bu çoğulculuğu güvenceye almanın yolu da buna hukuki bir zemin sağlamak, yani din ve mezhep çoğulculuğuna hukuki bir çerçeve kazandırmaktan geçiyordu.

Harvey Cox bu tecrübeye atıfta bulunurken, Amerika’nın bugün Avrupa’dan daha dindar bir ülke olduğunu da ekliyor. Dinin Amerikanın toplumsal ve siyasi hayatındaki yeri esas alındığında bu tespit doğru. Cox, “Amerika’da zaten varolan bu dini mozayiğe şimdi İslam da eklendi” diyor. Diğer dini gelenekler kadar güçlü olmasa da İslamın Amerikan toplum hayatında giderek daha görünür hale geldiği doğru. Fakat dini ve sosyolojik bir gerçek olarak İslam’ın Amerikan çoğulculuğunda kendine güvenli bir yer edindiğini söylemek pek mümkün değil. Küresel manada İslam karşıtı söylemlerin en radikalleri Amerikan kökenli. Amerikan Sağı, Ahlaki Çoğunluk, Hıristiyan Siyonistler gibi dini toplulukların neredeyse tamamında çok köklü bir İslam karşıtlığı var. Amerikalılar Danimarkalılar gibi karikatür yayımlayarak Müslüman dünyayı tahrik etmiyorlar ama Afganistan ve Irak’ın işgalinden Guantanamo ve Ebu Gureyb hapishanesine kadar hanelerine yazılmış daha kötü örnekler var.

Amerikan dini mozayiği ve çoğulculuğu ile İslam’a karşı gelişen tutum ve davranışlar arasında bir çelişki var. Cox’a bu çelişkinin sebebini sorduğumda bunu iki sebebe bağladığını söyledi. Birincisi “köktenci” olarak bilinen Evangelist ve misyonerci Protestan gruplarının İncil’i tek taraflı ve genellikle yanlış tefsir etmeleri. Cox, “İncil (Bible) kelimesi, “kütüphane” anlamına geliyor; dolayısıyla İncil’de tek bir ses yoktur fakat bir sesler harmonisi ve senfonisi vardır” diyor.

Bu zengin anlam imkanlarını ortadan kaldırmak, Cox’a göre “derlenmiş bir kitap” olan İncil’in ruhuna aykırı. İslam dahil diğer dinlere karşı hasmane tutumların arkasında bu bakış açısı yatıyor.

Müslümanlara karşı Amerika’da gösterilen husumetin ikinci sebebi ise, çok yalın bir şekilde diyalog eksikliği. Amerikalıların kahir ekseriyeti İslam dinini, düşüncesini, bilim ve felsefe geleneğini, sanatını ve kültürünü bilmiyor. Cox, Harvard’daki öğrencilerine mutlaka İslamı öğrenmeleri gerektiğini tavsiye ettiğini söylüyor. Fakat haklı bir şekilde aynı çabanın Müslümanlar tarafından da gösterilmesi gerektiğini ilave ediyor. Zira ortalama bir Müslümanın Hıristıyan teolojisi, düşüncesi, sanatı ve kültürü hakkındaki bilgisi de eksik ve yetersiz.

‘Ortak kelime’de anlaşma Bu nokta, iki düşünürün de üzerinde ittifak ettiği bir konu. 21’inci yüzyılda farklı din ve kültürlerin bir arama yaşaması, ancak yeni “tearuf” (tanıma, tanış olma, birbirini bilme ve anlama) yöntemleri ile mümkün olacak. Hem İslam dünyası hem de Hıristıyan alemi, bir arada yaşama ahlakının dini ve sosyolojik temellerini yeniden keşfetmek zorunda. Bunun için zorlama teolojik formüllere yahut suni bir dünya teolojisi üretmeye gerek yok. “Ortak Kelime” (Common Word) girişimine atıfta bulunan Nasr ve Cox, bu girişimde ortaya konan teolojik çerçevenin ve siyasi dilin esas alınması gerektiğini söylediler. Bir başka ifadeyle bu dinler kendi geleneklerinde zaten mündemiç olan barış ve kardeşlik emrini hayata geçirseler, çözüme yönelik büyük bir adım atmış olacaklar. Fakat bu ne kadar mümkün? Sekülerleşme teorilerinin iflas ettiği ve sekülarist olmayan yeni modernleşme süreçlerinin ortaya çıktığı artık bir gerçek. Fakat insanların hayatlarını de facto (bi’l-fiil) seküler bir dünyada yaşadığı da bir gerçek. İnsanların dini inanç ve hayata ayıracak vakitleri yok. Bu da insanları din karşıtı değil, dine karşı kayıtsız hale getiriyor. Frithjof Schuon’un dediği gibi “bir dinin sonunu getiren din karşıtlığı (örneğin ateizm) değil, o dine karşı oluşan ilgisizlik ve kayıtsızlıktır”. Bütün dinler bugün bu sorunla karşı karşıyalar. “Dini insanların hayatında önemli kılan şey nedir?” sorusunun cevabı her gün biraz daha zor verilir hale geliyor. Çünkü insanlar hayatlarını dolduracak, anlam katacak, öyle ve ya böyle mutlu olacak ve tutarlı bir hayat yaşadıklarına olan inançlarını perçinleyecek yeni meşgaleler, yeni kaynaklar buluyorlar. Bu soruyu sorduğumda her iki düşünüre de özetle insanın anlam arayışının devam edeceğini, bu yüzden dünya ne kadar ilerlerse ilerlesin, dinin hayatiyetini devam ettireceğini söylediler. Hem Nasr’ın modernizm karşıtı Gelenek vurgusu, hem de Cox’ın sekülarist modernizm eleştirisi, yeni bir dönemin doğum sancılarına işaret ediyor. Bu yeni dönemin nasıl bir geleceğe evrileceğini, doğulu batılı, Müslüman Hıristiyan, inançlı inançsız bütün insanlığın ortak ahlaki tutumu belirleyecek